31 Aralık 2014 Çarşamba

FKBC 5 yaşında...

FKBC | Faşizme Karşı Birleşik Cephe, tam beş yıl önce, Ocak 2009’da, bir uçurumun ortasında kuruldu. Biz kimiz(?)e cevabımız ise elbette ideolojik olacaktır, Marksizm’den beslenen ve sosyalizmi referans alan bir güzergâhımızın olduğudur.

Özetle ardımızda kimseler yok. Dolayısıyla peşine düştüğümüz kimseler de. Sadece 4. Kuvvet Medya diye tabir ettiğimiz (her nedense demokrasinin dördüncü kuvveti olarak anılır) ve her dönem devletlerin (iktidarların) dördüncü kuvveti işlevini yerine getiren ana akım (burjuva) haberciliğe karşın sosyalist solun propagandası amacıyla yola çıktık. Başlarken vurgu yaptığımız gibi, bir uçurumun ortasında kurulduğumuz o mecranın yola koyulmasının kısa hikâyesi işte budur.

Artık biliyorsunuz; FKBC hiçbir kişi, kurum, fraksiyon, hareket, örgüt veya oluşumla doğrudan ya da dolaylı bir ilişki içinde değildir. Fakat devrimci propagandayı temel aldığımızı söylememiz gerekiyor. İrili, ufaklı (bayrakların büyüklüğüne ve küçüklüğüne bakmadan) herkesin yanında ve herkese aynı uzaklık derecesindeyiz, netice itibariyle yanlarında durmak istediğimiz koskoca bir Kürdistan ve Türkiye Devrimci Hareketi (TDH) gerçekliği var, bu da bizi güçlü kılıyor. İşte bu felsefeyle hiçbir görüş ve inancı önümüze koymadan geçirmeye çalıştığımız dört yılı geride bıraktık.

Bir özeleştiri verirsek hatalarımızı gördüğümüzü söylüyoruz. Hatalar yaptık, yapmaya da devam ediyoruz. Ama sizlerle birlikte öğrenerek bu hatalardan da dersler çıkarıp, sizlerle birlikte aşacağız.

2013 - 1 Mayıs’ıyla başlayan ve Gezi direnişiyle devam eden güzergâhımız da bazen ellerimizde spreyler de olsa, yeri geldiğin de artık su kovaları ve fırçalarıyla barikatların ardında berbat edilen bu ülkeyi sizlerle birlikte temizlemeye kararlıyız!

FKBC | ★ | Faşizme Karşı Birleşik Cephe / FKBC

20 Aralık 2014 Cumartesi

19 Aralık Katliamı'nın üzerinden 14 yıl geçti!

19 Aralık Cezaevi Katliamı’nın yıldönümü. Egemenlerin adını ‘Hayata Dönüş’ operasyonu olarak adlandırdığı gerçekte ise Hapishane Katliamı olan operasyonda 28 devrimci tutsak hayatını kaybetti. 

19 Aralık 2000′de Türkiye’nin değişik illerindeki 20 cezaevine binlerce asker ve özel harekatçı ile düzenlenen operasyonda ağır silahlar, bombalar, kimyasal gazlar kullanıldı. Yüzlerce insan sakat kalırken, bugün cezaevleri tecritin, insansızlaştırmanın merkezleri olarak Türkiye’nin gündemindeki yerini koruyor. 

Katliam nasıl gerçekleşti?
20 Ekim'de DHKP/C, TKP (ML) ve TİKP davasından yargılananlar "F tiplerinin kapatılması, TMY ile DGM'lerin kaldırılması ve 3'lü protokolün kaldırılması" talepleriyle süresiz açlık grevine başladı. Ardından diğer örgütler de 5 günlük uyarı açlık grevi yaptı.

Devletin propaganda aygıtı medya
İnsanlık onurunu korumak adına yürütülen mücadelede, F tipi cezaevlerinin ‘konforlu, lüks otel’ ayarında olduğunu yazan, Adalet Bakanlığı'nın cezaevlerine düzenlediği seferlere katılıp devletin uygulamalarına övgüler düzen medya, tutukluların  tek kişilik ya da üç kişilik odalarda lüks otel tarzında yatacaklarını yalanlarını uyduran haberleriyle düzenlenecek operasyonun kamuoyunda tepki görmesinin de önüne geçecek haberlere imza attı. 

Gerici, ırkçı  medyanın yanında merkez medya denilen Hürriyet, Milliyet, Sabah gibi gazeteler günlerce cezaevlerine övgü dolu yayınlar yaptı. 

Cezaevlerinde açlık grevlerine başlayan tutsakların talepleri için aydın ve avukatlardan oluşturulan bir heyet, tutuklu temsilcileriyle Adalet Bakanlığı arasında görüşmeleri sürdürme kararı aldı. O dönemin DSP’li Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’le görüşen heyet 10 Aralık günü, F tipi cezaevlerinin toplumsal mutabakat sağlanana kadar açılmayacağı garantisini aldıklarını söyledi. 

Bakan Türk, "Getirilen öneriler benim 9 Aralık'ta yaptığım açıklamalar çerçevesinde... Hükümet olarak, devlet olarak yapabileceklerimizi ifade ettik. Bu, F Tipi cezaevleri konusunda ilgili kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının katılımı ile bir toplumsal mutabakata varılması, o zamana kadar da F tipi cezaevlerinin hizmete açılmasının ertelenmesi şeklindedir. O çerçeve içerisinde ancak bir gelişme olduğu takdirde hükümet için kabulü mümkündür" dedi.

Genelkurmay, İçişleri ve MİT devrede
Bakan Hikmet Sami Türk'ün bu açıklamasından kısa bir süre sonra, Bayrampaşa Cezaevi'nde sorunun çözümü için yapılan görüşmeler, Adalet Bakanlığı tarafından kesildi. Başbakanlık'ta yapılan ve Genelkurmay, MİT ve İçişleri Bakanlığı’ndan katılanlarla yapılan güvenlik zirvesinde müdahale kararı çıktı. 

Operasyonda binlerce gaz bombası kullanıldı
19 Aralık günü sabaha karşı saat 04.30 sıralarında 20 cezaevinde aynı anda operasyon başladı. Operasyon sırasında gaz bombaları ve ağır silahların yanı sıra skorsky helikopterler, iş makineleri kullanıldı. Jandarma Özel Asayiş Komutanlığı'na bağlı binlerce asker operasyona katıldı. Cezaevlerinin çatıları delindi, duvarları yıkıldı. Koğuşlara binlerce gaz bombası atıldı, çatılardan tutsaklara ateş açıldı.

Katliama 8 jandarma komando taburu, 37 bölük olmak üzere 8 bin 335 asker, binlerce gardiyan ve binlerce çevik kuvvet katıldı. 20 bini aşkın gaz bombası atıldı. Binlerce kurşun sıkıldı. 

28 devrimci katledildi
Katliamda  Bayrampaşa, Ümraniye, Bursa, Uşak, Çanakkale, Çankırı ve Ceyhan cezaevlerinde toplamda 28 tutuklu devrimci öldürüldü.

Öldürülen tutkulu ve hükümlülerin isimleri şöyle:

"Bayrampaşa Cezaevi: Cengiz Çalıkoparan, Ali Ateş, Mustafa Yılmaz, Murat Ördekçi, Nilüfer Alcan, Fırat Tavuk, Aşur Korkmaz, Şefinur Tezgel, Yazgülü Güder Öztürk, Gülser Tuzcu, Seyhan Doğan, Özlem Ercan.

Ümraniye Cezaevi: Ahmet İbili, Ercan Polat, Umut Gedik, Alp Ata Akçagöz, Rıza Poyraz.

Çanakkale Cezaevi: Fidan Kalşen, Fahri Sarı, Sultan Sarı, İlker Babacan.

Bursa Cezaevi: Murat Özdemir.

Çankırı Cezaevi: İrfan Ortakçı, Hasan Güngörmez, Ali İhsan Özkan.

Uşak Cezaevi: Berrin Bıçkılar, Yasemin Cancı.

Ceyhan Cezaevi: Halil Önder."

Ölüm oruçlarında 122 devrimci yaşamını yitirdi
MLKP, TKL/ML, TİKB, TDP ve Direniş Hareketi'nden tutuklular, 3 Ocak 2001 tarihinde ölüm orucu direnişine katıldı. Cezaevleri ve dışarıda toplam 122 devrimci ölüm oruçlarında hayatını kaybetti. 

19 Aralık Cezaevi Katliamı'nın 14. yılına gelindiğinde ise gerçek sorumlular yargılanamamış, göstermelik souşturmalarla geçiştirilmiş ve operasyon emrini verenler hakkında hiçbir soruşturma açılmamış durumda. 

Hacer Arıkan: 'Benim hayatım 19 Aralık'ta bitti...'

Hayat Dönüş Katliamının sembolü oldu Hacer… Minibüsten indirilirken görüntülenen yanık yüzü ve bedeni hafızalardan hiç silinmedi. On yıl (katliamın üzerinden 14 yıl geçti) sonra katliamın yargılandığı duruşma salonunda göründü. 

Güzel yüzünü yok eden yanık izini saklamadan, başı dimdik jandarmanın, hakimin, savcının, gardiyanın, cezaevi müdürünün önünde durdu. Koğuşa atılan kimyasallardan yanmış, yüzüyle tam dört ay sonra arkadaşlarının verdiği aynayla karşılaşmıştı. 

“Ben cezaevinden çıktığımda insana benzer hiçbir tarafım yoktu” diyor, bedenini geri alabilmek için tam 8 ameliyat geçirdi; ya katliam anıları… Arkadaşları gözlerinin önünde yanarak can verdi, ayağından prangalanıp hastane koğuşlarında acıyla kıvrandı, ona bir refakatçi verilmesine bile izin verilmedi... On yıl sonra insanın içini sızlatan tek özeti “Benim hayatım 19 Aralık’ta bitti” oldu… 

Biri bedeninin yarısını orada bırakan Hacer, diğeri ise arkadaşları kollarında can veren Münevver Köz Aşçı… Katliamı “Birsen’in yüzü erimişti, yüz derisi sarkıyordu, elleri ve kolları plastik gibi sönmüştü” diye anlatan Aşçı ve “Benim hayatım 19 Aralık’ta bitti” diyen Arıkan’ın insanı utandıran katliam gününü anlattı…

Katliam sabahı 
O gün C-1 koğuşundaki vahşetin izlerini hala vücudunda taşıyor 44 yaşındaki Hacer Arıkan. Abisi Erol Arıkan 19 Aralık sabahı ilk hedeflenen koğuşlardan birinde yaralanmış. 

Sabah saat 05:00 civarında kaldıkları Bayrampaşa C-1 bokunda silah sesleri ve koğuştaki arkadaşlarının çığlıklarıyla uyandıklarını söyleyen Arıkan’ın anlatımlarına göre askerler koğuşun kapısının önüne barikat kurarak dışarı çıkmalarını engelledi. Yoğun bir şekilde gelen silah seslerinin birden kesildiğini ama bu kez askerlerin balyozlarla üst koğuşun tavanda delmeye başladığını fark ettiklerini anlatıyor Arıkan: “O an yaşananların paniğiyle anımsayamadıysam da sonrası operasyondan 2 ay önce ranzamda kitap okurken tavandan başıma beton parçası düştüğünü hatırladım. O dönem gardiyanlara sorduğumda bana çatıda tadilat yapıldığını söylemişlerdi. Meğersem bu operasyonun tadilatıymış…” Arıkan devam ediyor: 

Kimyasalla eriyen bedenler
“Açılan deliklerden beliren maskeli timler, mazgallardan ve camlardan bombalar fırlatmaya başladı. Aynı zamanda içeriye silahlarla ateş ediliyordu. O anda koğuşun camlarını kırarak içeriye atılan bombaların bazılarını dışarıya fırlattık ve bu bombardımandan kendimizi korumak için tek yer olan camın altındaki duvara sığındık. Bu defa camlardan ateş bombaları fırlatılmaya başladılar, yataklar tutuştu. Ateşi söndürdük. Tam koğuştan çıkıp alt katta bulunan yemekhaneye yöneliyorduk ki, koğuş tavanında açılan deliklerden bir tanesinden hortum sarktırıldı ve içinden odaya bir sıvı yayıldı. O anda beynimden aşağı bir ısı hissetim ancak alev almadığım için yandığımı anlamadım. Saat öğlen 12.00 olmasına rağmen attıkları bombalardan içersi simsiyah olmuştu. 

Arkadaşlarımın cesedine bastım
Nilüfer Alcan isimli arkadaşımıza çıkmamız gerektiğini söylüyordum. Şefinur isimli bir başka arkadaşımızı kapıya kadar sürükledim. Gülseren ise camdan ‘yanıyoruz’ diye bağırıyordu. Kapıya giderken yumuşak bir şeye bastığımı hissettim. Daha sonra Gülser Tuzcu’nun cesedi olduğunu öğrendim. Şefinur ve Gülseren arkadaşlarımın halini gördüğümde şok geçirdim. Yüz derileri sarkmıştı resmen damla damla eriyordu. Onlara yardım etmek isterken kalçama gelen sert bir çisimle yere düştüm.

"Öleceğimi düşündüm"
Herhalde bomba isabet etmişti. Kalça kemiğim kırılmıştı ve kapının bulunduğu 1 metrelik mesafeyi bile geçemedim. Kalkamadım. Elbiselerim yanmazken yüzümde ve vücudumda müthiş bir ısı hissediyordum. Öleceğimi düşünür iken bir arkadaşım içeri girip beni kurtardı, beni yemekhaneye indirdiler ve en son canlı kurtarılan kişi ben olmuştum. Gardiyan odasında yanık merhemi olduğunu düşünmüştük ancak oraya da bomba atıldığı için arkadaşlar oraya gidemediler. Tekrar havalandırmaya çıktığımızda tazyikli sulara ve bombalara maruz kaldık. Daha sonra etrafımızı saran askerler bizi hastaneye götüreceklerine, derilerimiz dökülmeye devam ettiği halde, sürükleyerek kimlik tespiti yapmak üzere askerlerin bulunduğu bir odaya götürdüler. Burada uzun bir süre bekletildikten sonra önce Haseki Hastanesine, oradan da Cerrahpaşa Hastanesine sevk edildim. 

Hastanede kaldığım üç ay boyunca yardıma muhtaç haldeydim. Ayağa kalkamıyordum. Buna rağmen ayağımdan zincirle yatağa bağlıydım. Mahkemeye çıkabilmek amacı ile kendi talebimle önce Bayrampaşa cezaevi hastanesine oradan da Bakırköy cezaevine geçtim. 

Çocuklar benden korkuyor
Yüzümü ilk kez 4 ay sonra Bayrampaşa Cezaevi Hastanesine geldiğimde arkadaşlarımdan istediğim aynada gördüm. O anda durumu kabullendim. Ancak çocukların beni görüp kaçınca yıkıldım. Onlarla diyalog kuramıyorum. O yüzden bir tek bir şeye sevindim o da çocuğum olmamasına. 

İnsana benzer tarafım yoktu 
Ben cezaevinden çıktığımda insana benzer hiç bir tarafım yoktu. Son bir yılda 8 defa ameliyat oldum. Bu ameliyatların giderini devlet ödemedi. İnsan Hakları Vakfı ve dayanışmacıların yardımıyla yaptırdım. Ben 9 senedir cezaevindeydim. 

Operasyon yapılmasını gerektiren bir durum yoktu. İddianamede tutukluların can güvenliği için operasyon yapıldığı belirtilmiş ise de benim hayatım 19 Aralık günü bitti. 

Biz isyan çıkarmadık 
Türkiye bugün 30 yıl aradan sonra 12 Eylül’ü konuşuyor; o dönemde ki generalleri yargılamaktan söz ediliyor. 30 yıl sonra da 19 Aralık konuşulduğunda Türkiye bunu konuşacaktır. Biz isyan çıkartmadık, bir silahımız da yoktu ve en önemlisi can güvenliği devletin elinde olan insanların öldürülmesiydi. Hiç bir şey bu suçu hafifletemez. Ben gerçek sorumluların, emirleri verenlerin yargılanmasını istiyorum. 

Arkadaşları kucağında yandı 
O koğuştan sağ çıkanlardan biri de Münevver Köz Aşçı idi… 

“Kadınlar ve erkek koğuşlarında dayatılan F tipi sistemine karşı 8-10 kişi ölüm orucundaydı biz ise açlık grevi yapıyorduk. Bir operasyon ihtimaline karşı bazı arkadaşlar nöbet tutuyordu. 19 Aralık’ta 05:00 birden silah atışı ile uyandık. Onlar koğuşa girmeden silah atışları başlamıştı. Tüm arkadaşlar uyuyordu ve ateş altında uyandık. Kurşunlardan korunmak için kendimizi yerlere attık, ancak baktığımızda karşı koğuşun çatısında birçok asker vardı. Bize kapalı olan üst koridor pencerelerindeki saçlar kaldırılmış oralara otomatik silahlar yerleştirilmişti. Üç ayak üzerinde duran silahlar vardı, bunlarla ateş edildi. 

"Teslim olun hepinizi gebertmeye geldik" 
Pencerenin altındaki duvarların yanına siperlendik. Karşı çatıdan iki tane kamera gördük, olanı biteni videoya çekiyordu. Silah atışları devam ediyordu içeriye gaz bombaları fırlatılıyordu. Birinin üzerinde CH harfleri yazıyordu, bazılarının üzerinde de CO yazıyordu. Bir de küçük boru şeklinde yüzlerce ses bombaları atıldı. Gazlardan nefes almamız zorlaştı, nefes alabilmek için tahta sopalarla camları kırdık, çatıdan megafonla ‘Teslim olun hepinizi gebertmeye geldik buradan sağ çıkamayacaksınız’ şeklinde bağırıyorlardı. Teslim olun çağrısından 3 saat sonra bulunduğumuz koğuşun çatışından sesler gelmeye başladı. Balyoz sesiydi ve tavan kırılmaya çalışıldı. Koğuşun başından sonuna kadar yaklaşık 10 tane delik açıldı. Deliklerin her birinin çapı 10-15 cm civarında idi. Bu deliklere ve mazgallara da askerler yerleştirildi.

"Öleceksem nefes alarak öleyim!"
O sırada arkadaşlarından birinin dirseğine bombanın demir pimi oturdu bu nedenle yaralandı. Biz bu kuşatmaya sloganla karşılık verdik. Saat 12’de havalandırmaya çok sayıda gaz bombası atıldı, havalandırmada kimse yoktu. Ne yapıldığını önce anlamadık. Yoğun bir gaz bulutu yükselmeye başladı. Havalandırmadan da oksijen alamıyorduk. Bir farklı bomba atıldı ve bu bombanın gazını soluduğumuzda istemsiz hareketler, sesler çıkmaya başladı. Can çekişme haline girdik. Soluk alamamaya başladığımda, ‘Öleceksem nefes alarak öleyim’ diyerek kırdığımız pencerenin dışına başımı uzattım. Diğer arkadaşlarda aynı şekilde idi ve inlemeler başlamıştı, biraz hava aldıkça açılmaya başladık fakat bu sefer tavanda açılan deliklerden geçecek şekilde 30 cm civarında kafesler yerleştirildi, bunlar dönerek havaya gaz yayıyordu. Ateş bombaları atılmaya başladı. Atanların ciddi bir eğitim aldığı anlaşılıyordu. 

"Sanki bir asit kuyusunun içine atılmıştık"
Atılan bombalardan kurtulmak için, alt katta yemekhane koğuşuna gittik. Tenlerinin tamamı kapatılmış özel giyimli askerler tarafından demir çubuklu hortumlarla gaz veriyordu, yeşilimsi grimsi bir gaz çıkıyordu. Ben kapıya yakın bir kısımda idim ciddi yara almadan kurtuldum. Çıkarken saçım tutuştu, biz gazdan kurtulmak için kalorifer peteklerini kırıp suyunu kullandık, yani su ile ıslatılmış havlu ile başımı kapatmıştım. Bir asit yandığı hissetmeye başladım. Sanki bir asit kuyusunun içine atılmıştık. Ben saçımın tutuştuğunu fark edince elimi bastırdım. Diğer arkadaşlarım da aynı şekilde yandılar. Koğuştan çıkarken başlarımızın üzerinden kurşunlar geçiyordu. Alt kata indik. 

Birsen plastik gibi eridi 
Burada yemekhane ve mutfak bölümü vardı. İlk çıkanlar olarak merdivende biraz nefes alıp arkadaşlara yardım etmek üzere yukarı çıktık. Koğuşun başına geldiğimde Birsen Kars’ı gördüm. Yüzü erimişti, yüz derisi sarkıyordu. Elleri ve kolları da aynı şekilde plastik gibi sönmüştü.

"Tavan deliklerinde özel timciler kahkaha atıyordu"
Birsen’i kucakladım ve aşağıya indirdim. Mutfağa götürüp üzerine su atmaya başladım. Daha sonra yine yardım etmek amacı ile yukarı çıktık karşıma Gülizar Kesici çıktı. O da Birsen gibi aynı şekilde yüzü ve elleri erimişti. O’nu da aşağıya indirdik. Mutfakta üzerlerine su dökmeye çalışıyorduk. 13 arkadaşımızı bu şekilde kurtardık. Tavan deliklerinden operasyonu yapan kişiler kahkaha atıyorlardı. ’Hepinizi kebap yapıp diri diri yakacağız’ cümlesini de kullandılar. Ayrıca ağır hakaret ve küfürler ediyorlardı. Arkadaşları kurtarmayalım diye atışlar devam ediyordu. 13-14 arkadaşı kurtardık. Bunlardan bir tanesi de Hacer’di...

Yanarak can verdiler 
Etrafımıza baktığımızda 6 arkadaşımızın eksik olduğunu gördük. Onları tekrar kurtarmak için yukarı çıktık, Nilüfer Alcan. Seyhan Doğan, Özlem Ercan, Gülser Tuzcu, Yazgülü Güder Öztürk, Şefinur Tezgel yoktu. Onlara seslendik. Koğuşun kapısına çıktığımızda koğuşun içi yanıyordu. Simsiyahtı. Gülser’in kapının yanında sıkışmış gördüm. Ölmüştü ve bedeninin yarısı yanıyordu. Cesedini bırakmak istemedik. Çekelim dedik, çekemedik. Aşağıya indik. Arkadaşlarımız yukarıda yanıyorlardı. Biz mutfakta yaralı olanları kurtarmaya çalışıyorduk. Bu sırada mutfaktaki mazgal kırıldı ve içeri bomba atıldı. Bu sefer yemekhane kısmına yoğun bombalar atıldı. Sinir gazı olduğunu öğrendik daha sonra. Bomba atışları başlayınca orada da duramadık. Sağlam olan arkadaşları kucakladık, gardiyan odasına götürdük. Arkadaşlarımızın derileri erimişti ancak kıyafetleri sağlamdı. Yaralı arkadaşları alıp havalandırma kısmına çıktık. Çatıdaki askerlere bağırdık. Yukarıdaki arkadaşlar yanıyor dedik. Daha sonra üzerimize itfaiye hortumları ile basınçlı su sıkılıyordu. 5-6 arkadaş yanıktı ve ağır yaralıydı. Suyun basıncının etkisi ile duvara bizi yapıştırdılar. 6 kişinin yandığı koğuşa bir damla su sıkılmadı. Havalandırma idik ve saat 15’e kadar burada itfaiye hortumu ile üzerimize devamla basınçlı su fışkırtıldı.

Esas siz teslim olun! 
Açılan kapıdan çok sayıda silahlı asker ve bir komutan girdi. Askerler silahlarını doğrultarak bizi çembere aldı. Komutan’ın operasyon komutanı olduğu 40-45 yaşlarında olduğunu öğrendik. Bu komutan ile aramızda 3-4 metre kadar vardı. Bize operasyonun bittiğini söyledi. ‘Komutanım tek tek teslim olun! dedi. Biz de ona ‘orada 6 arkadaşımızı diri diri yaktınız, siz suçlusunuz siz teslim olun’ dedik. Havalandırmadan koridora sürüklenerek çıkarıldık, koridora çıktığımızda itfaiye hortumlarını gördük. Burada da asker koridoru vardı. Bizi alanlar idari kısma aldılar. Sonra cezaevi bahçesine çıkardılar. Ölen arkadaşlarımızın isimlerini bağırmaya başladık. Çıkartılırken bir askeri koridor oluşturulmuştu. Onun içinden geçirildik. Götürülürken sürükleme de vardı. İtiş kakış şeklinde idi. 

Jandarma: "Sizi sağ çıkartmamak gerekirdi"
Koğuşların arka cephesine getirildik. Çok sayıda ambulans konuşlanmıştı. Operasyon devam ederken Skorsky helikopterler de havada uçuyordu. Ağır yaralı arkadaşlarımızın hastaneye götürülmesini istedik. Hepimizi önce camlı olan bir odaya koydular. Kimlik tespiti yapmak üzere bizi alıkoydular. Kimlik tespitini jandarma yapıyordu. Ancak polisler de vardı. Çoğunda özel kıyafet vardı. Kimlik tespiti yapanlar jandarmalar, ’Aslında sizleri oradan sağ çıkarmamak gerekirdi. Gebertmek gerekirdi’ diye cevap verdiler. Bir süre sonra yaralılar hastaneye götürüldü. Daha sonra camdan erkek tutuklularında tahliye edildiğini gördük. Kimlik tespiti için ayrılan bölüme götürülürken biz Bakırköy Kadın Tutuklu evine sevk edildik.’’
Not: Zeynep Kuray'ın 19 Aralık 2010 yılında ANF'de yayımlanan ve altı kadının yanarak öldürüldüğü Bayrampaşa Cezaevi C-1 koğuşunun kadın tutsaklarıyla görüştüğü haber ve röportajı. 19 Aralık Cezaevi Katliamı'nın 14. yılına gelindiğinde ise gerçek sorumlular halen yargılanamamış, göstermelik souşturmalarla geçiştirilmiş ve operasyon emrini verenler hakkında hiçbir soruşturma açılmamış durumda.

17 Aralık 2014 Çarşamba

17 Aralık belgeseli: Erdoğan'ın en uzun günü

Can Dündar'ın, Artı 1 kanalında yayımlanan 17 Aralık Operasyonu belgeseli. #OnyediYirmiBes #HırsızVar

Küçük hırsızların el feneriyle, büyük hırsızların “Deniz Feneri’yle” hırsızlık yaptığı bu düzende, yolsuzluklar da “zamanaşımında” aklanıyor.

AKP hükümeti döneminde açığa çıkan yolsuzluklar ülke gündeminin baş köşesine otururken, ortaya çıkan yolsuzlukların üzeri örtülmeye devam ediliyor. Açığa çıkan hırsızlıkların üzerini kapatmakta marifetli olanlar, “sihirli” elleriyle başka yolsuzlukları da “zamanaşımında” kaybediyor.

Gerici ve hırsız iktidar partisi bu operasyonun bir “paralel örgüt” eliyle hükümeti yıkmayı amaçlayan siyasi darbe olduğu masalını yutturmaya çalışıyor.

Bu arada dünün Başbakanı, bugünün Cumhurbaşkanı sıfatını taşıyan gerici şef Recep Tayyip Erdoğan'ın tabiriyle "hayırsever", eski İçişleri Bakanı Muammer Güler'in "önüne yatarım" dediği sözde iş adamı Reza Zarrab ile eski bakan çocuklarının da yer aldığı soruşturmadaki “takipsizlik kararı” dün kesinleşti. 

7 Aralık 2014 Pazar

Paçozlaşmak, hinleşmek, sivilleşmek - Fatih Yaşlı

@fatih_yasli 
“Çürüme” de diyebiliriz ama hem zamanın hem de yazının ruhuna uygun olsun diye “paçozlaşma” diyelim.

“Çürüme” de diyebiliriz ama hem zamanın hem de yazının ruhuna uygun olsun diye “paçozlaşma” diyelim. Evet bir paçozlaşma devrinin, bir paçozlaşma çağının tam ortasından geçiyoruz; “bu kadar da olmaz artık” dediğimiz her seferinde, dahasının da olabileceğini şaşırarak –ki umarım hiç kaybetmeyiz bu yeteneğimizi- evet şaşırarak görebiliyoruz.

Nedir paçozlaşma? Devlet şiddetine kurban gitmiş on beş yaşında bir çocuğun minik bedeninin üzerinde tepinen hırsı, ihtirası ve kötülüğü, “insani” diye meşrulaştıracak kadar insanlıktan çıkmaktır örneğin. Ya da, ya da yıllarca entelektüel pozu kestikten sonra saray sofralarına oturmak ve sultanı Orwell’a ve Defoe’ya ayakta alkışlatmaktır. (Geçerken söylemiş olalım, sahi Alev Hanım neden başkalarının değil de bu iki ismin “dünya beşten büyüktür”ü alkışladığını anlatsa da, biz “atarlı ergenleri sokağa dökenler” anlayabilsek küçük akıllarımızla bunu.)

Bunlar paçozlaşmanın gündelik tezahürleri elbette ama daha derinlerde, bizzat “bilgi”nin ve “hakikat”in, bu ülkeye ve bu ülkenin tarihine, toplumuna, siyasetine, ekonomisine dair üretilen bilgi ve hakikatin kendisinde bir paçozluk hali, paçozluk durumu saklı ve söz konusu gündelik tezahürleri de o hal, o durum belirliyor aslında.

“Darbenin kazanımları”
Şu cümleden yola çıkalım “bilginin ve hakikatin paçozlaşması”nı anlayabilmek için: “Darbe ürünü kurumlar, çıkıp da siyasete hiza vermeye yeltenemez.”

Cümleyi kuran kişi Tayyip Erdoğan, kurma gerekçesi ise Anayasa Mahkemesinin seçim barajını kaldırma olasılığının ortaya çıkması. Erdoğan, Anayasa Mahkemesinin darbe sonrası yapılan 61 Anayasası’nın ürünü olmasından yola çıkarak, mahkemeyi darbecilikle suçluyor. Bu anayasanın darbe sonrası yapılmasına rağmen Türkiye’nin gördüğü en demokratik anayasa olmasını da, sırf darbe anayasasının ürünü diye bir kurumun kendiliğinden darbeci olamayacağını da şimdilik bir kenara koyalım. Söz konusu cümlenin “hinliği” şurada: Cümleyi kuran, darbe ürünü bir kurumu hedef tahtasına yerleştirirken, o kurumun başka bir darbenin getirdiği bir yasal düzenlemeyi, yüzde 10’luk seçim barajını iptal etmesi ihtimaline karşı duruyor. Yani, darbeci zihniyete karşı çıkarmış gibi yaparken aslında “darbenin kazanımları”na sahip çıkıyor; tıpkı YÖK gibi, MGK gibi, zorunlu din dersleri gibi seçim barajını da kendi rejim inşası için işlevsel görüyor ve sahipleniyor.

Erdoğan bunu söylerken havuz medyasının kalem erbabı da boş durmayarak barajın kaldırılmasına dair tartışmalara o bilindik söylemi dolaşıma sokarak katılıyor ve bunun vesayet güçlerinin milli iradeye karşı bir darbe girişimi olduğunu, darbeci zihniyetin yeniden hortladığını, bürokrasinin sivil siyaseti etkisizleştirme hedefinden asla vazgeçmediğini ve ilk fırsatta tekrar devreye girdiğini anlatan masallar yazıyor.

Peki bu söylem, yani siyasetçilerin konuşmaları ve medyanın haberler, tv programları ve köşe yazıları aracılığıyla sadeleştirip popülerleştirerek kitlelere aktardığı, darbeyle, vesayetle, milli iradeyle bezeli bu “büyük anlatı” nereden türüyor? İşte o türeyişin kaynağı, yukarıda sözünü ettiğim ve paçozluğun da kaynağını oluşturan o bilgi ve “hakikat üretimi”nin ta kendisi.

Paçozluğun teorileştirilmesi
Şimdilerde etkisini yitirmeye başlamışsa da hem akademide hem de entelijansiyada uzunca bir süre başat konumda olan bu üretim birtakım klişelere yaslanır ve etkinliğini de o klişeler üzerinden kurar. Buna göre;

• Osmanlı İmparatorluğu feodal bir toplum olmadığı ve sonrasında da kapitalistleşme sürecine geç girdiği için Osmanlı/Türkiye toplumunda burjuvazi, işçi sınıfı ve dolayısıyla sivil toplum oluşmamıştır.

• Sivil toplumun yokluğuna mukabil, hem Osmanlı’da hem Türkiye’de “ceberut devlet”in varlığı söz konusudur.

• Ceberut devletin varlığı, Türkiye’deki temel kutuplaşmanın sınıflar arasında değil, devletle toplum arasında olduğunu ortaya koyar.

• Ceberut devlet anlayışı orduda temsil edilir ve ordu, devletin bekasını tehlikede gördüğü anda toplumu sindirmek için siyasete müdahale eder, dolayısıyla Türkiye’de darbe bir devlet geleneğidir.

Türkiye toplumu ve tarihine dair üretilen bu “bilgi ve hakikat” askeri/orduyu Türkiye tarihinin “özne”si olarak görür; burada sınıflar, sınıf çatışmaları, emperyalizm vs. yoktur, burada tarihsel bağlam yoktur, burada Türkiye ve dünya ekonomisinde yaşanan dönüşümler ve krizler yoktur. Bu bilgi/hakikat üretimine göre, tarih-dışı, daha doğrusu tarih-üstü bir “özne”, kendi öz çıkarlarının farkında olan, yani “kendinde” değil “kendi için” olan bir özne, belli periyodlarla gelir ve iktidara el koyar. Bu açıdan örneğin 27 Mayıs’la, 12 Mart ve 12 Eylül darbesi arasında, 61 Anayasası’yla 12 Eylül arasında, 27 Mayısın planlamacı/kalkınmacı iktisat anlayışıyla 12 Eylül’ün neoliberalizmi arasında hiçbir fark yoktur; hepsinde aynı “darbeci zihniyet” işbaşındadır.

İşte paçozlaşma bu “kök paradigma”dan türer ve halka halka yayılır; çünkü akademi ve entelijansiyada yapılan bu üretimin politik alana tahvili şöyle olur: “Türkiye’de ceberut devlete karşı “demokrasi güçleri”nin yanında yer almak, vesayetçi/darbeci zihniyete karşı demokrasi güçleriyle birlikte mücadele etmek gerekir. Günümüz Türkiye’sinde bu gücü AKP temsil ettiğine göre, AKP’nin yanında saf tutmak bir zorunluluktur.”

Dolayısıyla şimdilerde nedamet getiriyor olsalar da ortada “kullanışlı aptallar” diye adlandırılabilecek bir toplam yoktur; kullanışlı oldukları doğru olmakla birlikte, bu toplamın iktidarı desteklemesinin temel nedeni, önemlice bir bölümünün Türkiye tarihi ve toplumuna dair yukarıda maddeler halinde özetlemeye çalıştığım bilgi ve hakikat üretiminin bizzat failleri olmalarıdır. Dolayısıyla Murat Belge, Ahmet İnsel, Hasan Cemal, Mehmet Altan, Cengiz Çandar gibiler kandırılmış ve dolayısıyla aptal değil, paçozlaşmanın bilinçli birer aktörüdür. Dahası, paçozlaşmanın kaynağı tam da bu isimlerin AKP iktidarındaki tarihsel konumlanışıdır.

Normatif devletin son hamlesi mi?
Darbe, baraj vs. demişken yazıyı şu soruyu sormadan bitirmek olmaz zannediyorum: Anayasa Mahkemesi barajı kaldırabilir mi? BirGün Pazar’da 21 Eylül 2014’de yayınlanan “Yeni Türkiye: Bir değil üç paralel devlet” adlı yazımda, “paralel devlet” kavramını literatüre sokan Robert Paxton’a atıfla şu cümleleri yazmıştım: “Günümüz Türkiye’sinde Paxton’ın tarif ettiği ‘normatif devlet-imtiyaz devleti’ ikiliği benzeri bir manzara söz konusudur. AKP daha önce kavgalı olduğu Cemaat’le birlikte imtiyaz devletini normatif devlet aleyhine büyütmüş, yutmasına ise ramak kalmıştır. Ancak, bu halen bütünüyle başarılabilmiş değildir.

Parlamento giderek işlevsizleşse de varlığını devam ettirmektedir, delik deşik olmuşsa da bir anayasa mevcuttur ve seçimler düzenli olarak yapılabilmektedir. Normatif devletin cılız da olsa varlığını devam ettirmesine dair iyi bir örnek AKP’nin kimi kanuni düzenlemelerinin zaman zaman -elbette ki konjonktürün de etkisiyle- Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilebilmesidir.”

Seçim barajının iptali, eğer gerçekleşirse, normatif devletin imtiyaz devletine karşı belki de son hamlesi olacaktır; imtiyaz devletinin bu kararı tanımayacağı açık olmakla birlikte, önemli olan bu kararın verilebilmesi ve imtiyaz devletinin normatif devleti tamamen yutmasına dur deme iradesini ortaya koyabilmesidir. Karar, hâlâ bir normatif devlet aklı ve gücü olup olmadığını göstereceği gibi iktidar mücadelesinin seyrini de doğrudan etkileyecektir.
BirGün Pazar

27 Kasım 2014 Perşembe

Dayanışmayı büyüt: Yaşasın enternasyonal dayanışma!

Black lives matter! | Siyahların yaşama hakkı vardır!
Mike Brown’un polislerce katledilmesinden sonra Ferguson’da binlerce asker ve polisin ablukasına rağmen sokağa çıkan eylemciler bir kez daha saldırıyla karşılaştı. Polisin terörünü protesto eden göstericiler Michael Brown'ı öldüren polis memurunun yargılanmasına gerek görmeyen Jüri’nin kararını ülke genelinde protesto ederken, katledilenlerin sayısı şuan Michael Brown'la birlikte beş kişiyi buldu.

ABD'de yaşanan ırkçı polis terörüne karşı gelişen isyan. Fransa'da biber gazının bir genci öldürmesi üzerine patlak veren eylemler ve ardından biber gazının yasaklanması, Meksika'da polis, çeteler ve devlet üçgeninde kaçırılan ve katledilen gençler için gençliğin ayaklanarak hükümet binasını kuşatması, havaalanı işgalleri. Yunanistan'da, İngiltere'de, Şili'de eğitim reformuna karşı gelişen kitlesel eylemler. İsrail Siyonizmi’ne karşı Filistin gençliğinin direnişi.

Bütün bunların yanında Kobanê'deki IŞİD terörüne karşı Kürt, Türk, her milliyetten gençlerin direnişe katılması...

İçinde bulunduğumuz Türkiye topraklarında gençliğin devrimci birliğini yaratmaksa, diğer yönü de dünya çapında bu birliği örgütlemektir. Dünya genelinde yaşanan gençlik mücadelesindeki bu yükselişe, Türkiye'de Gezi’yle birlikte başlayan birleşik mücadeleyi örnek olması açısından herkesi enternasyonal dayanışmayı örmeye ve örgütlenmeye çağırıyoruz.

LONG LIVE INTERNATIONAL SOLIDARITY!
#MikeBrown
#EricGarner
#JohnCrawford
#TamirRice
#VonderritMyers
#TaneshaAnderson

21 Kasım 2014 Cuma

İspanya devriminin cesur evladı: Durruti

İspanya İç Savaşı sürecinde çoğunlukla köylüler arasında arkadaşlarıyla birlikte Anarşist örgütlenme çalışmaları yapan, davasına aşırı bağlı, yürekli, inançlı bunun bedelini de canıyla ödemiş Anarşist liderdir Buenaventura Durruti.

Devrimci konumu nedeniyle ihraç edileceği UGT’nin militanı olarak 1917’de devrimci genel greve katıldı. 1922’de Joan García Oliver ve Francisco Ascaso ile birlikte “Los Solidarios” grubunu kurdu. Bu grup 1923’de Gijón’da “Banco de España” soygununu düzenledi. Ayrıca Kardinal Juan Soldevil” y Romero suikastini de düzenledikleri kabul edilir. Kardinal, Aragon’da önde gelen işçi liderlerini katleden “pistoleros blancos” çetelerini finanse eden isimler arasında önemli yer tutuyordu.

Durruti önce Arjantin’e ve sonra anarşist yoldaşları ile birlikte bu ülkede ilk saldırısını gerçekleştireceği Şili’ye geçti; saldırı İspanya’daki hapishanelerde tutulan yoldaşlarını kurtarmak üzere kaynak toplamak için gerçekleştirilen bir kampanyanın sonucuydu. Durruti yolculuğuna diğer Latin Amerika ve Avrupa ülkeri ile devam etti.

1931’de İspanya’ya döndü ve CNT'de faistalara (FAI yandaşları) katıldı – II. Cumhuriyet’le kavgalı olarak- 1932 ve 1933 isyanlarında yer aldı.

O’nun yaşamı - tıpkı binlerce yoldaşı gibi- bir direniş, iktidarın katliamcı yüzüne karşı cepheden verilen bir savaştı. Sömürünün her türlüsüne karşı takındığı cüretkâr tavrı yaratılacak yenidünyalara 1930’lardan tutulan bir aynaydı.


Durruti çocukluğunda, eşek üzerinde köy-köy dolaşan “ekmek-adalet-eşitlik” diyenlerden öğrenmişti çalışkanlığı, adanmışlığı. Ezilenlerin paylaşma ve dayanışma temelli örgütlü duruşunun korunması ve büyümesi gereğinin silahlı mücadeleyi kaçınılmaz kılması onu 10 ülkede aranan bir banka soyguncusu haline getirmişti. Katalan bozkırlarından Barcelona’nın daracık sokaklarına yine bu adanmışlığı ve devrime olan inancıydı faşizme karşı savaşı. Yoldaşlarının yarattığı özgür komünler Bueneventura’ya bitip tükenmeyecek bir enerji ve kırılmayacak bir cesaret sağlamıştı.

Durruti’yi var eden şey; dünyanın değişmesi gibi erteleyen-ertelenen hayaller değil, şimdi - şu anda yeni bir dünyanın yaratımıdır. Yaşamlarını iktidara doğrudan bir direniş haline getirenlerin öyküsünde hep bu yaratım gücü vardır.

Evet, 
Durruti bir geleneğin habercisi ve taşıyıcısıydı. Paris Komünü’nden geliyordu Bueneventura… Durruti Küba’nın, Bolivya’nın habercisiydi. 1960’larda Avrupa’nın metropollerinde yanan mülkiyetin kıvılcımında 1990’larda Chiapas’ta ‘Artık yeter’ diyen yüzlerini sadece dostlarına gösteren gülümsemelerde, 2008 Yunanistan’ında Alexis’in öfkesiyle yanan sokaklardaydı ve şimdi bizim inanç dolu genç yüreklerimizde!

Şöyle diyordu Bueneventura Durruti:

"Biz hep varoşlarda ve izbe duvarların içinde yaşadık. Bir süre için nasıl barınacağımızı bileceğiz. Şunu aklınızdan çıkarmayın, biz aynı zamanda inşa da edebiliriz. İspanya’da, Amerika’da, her yerde, sarayları ve şehirleri kuran biz işçileriz. Biz işçiler, onların yerini alacak başkalarını da yapabiliriz. Ve hatta daha iyilerini! Yıkıntılardan hiç korkmuyoruz. Biz dünyayı miras alacağız, bu konuda hiçbir şüphemiz yok. Burjuvazi tarih sahnesinden çekilmeden önce kendi dünyasını yakıp yıkabilir. Yüreğimizde yeni bir dünya taşıyoruz, şimdi şu anda bu dünya büyümekte…"

11 Kasım 2014 Salı

Her saray bu akıbeti tadacaktır

Bu fotoğraf, 1917’de, silahlanmış halk, Çar’ın Kışlık Sarayı’nı basarken çekilmiş. Elbette her saray bu akıbeti bir gün yaşayacak. Denilebilir ki halklar bunu hep denemiş ve çokça başarısız olmuşlardır. Olsun, kaybettiklerinde çok şey değişmez ama kazandıklarında değişen çok olur.

Henüz yeni kurulmuş barikatın önüne rütbeli bir subay geldi. Sokağın dar girişinde yükselen barikatı alıcı gözle süzdü. Az önce yardımcısıyla, kaç top ateşinde yıkılır diye bahse tutuşmuşlardı… Yardımcısı iki, kendisi bir top ateşi kadar ömür biçmişti bu barikata. Yakından görünce canı sıkıldı. Bahsi kaybettiği için değil, bu öyle basitçe yıkılacak bir barikat değildi. Düzenli bir şekilde dizilen fıçıların içinde kum vardı.

Subayın geldiğini gören uzun boylu, sakallı adam barikatın üzerine çıktı. Subay, alaycı bir sesle bağırarak konuşmaya başladı:

“Çok bira içmişsiniz, böbreklerinizde çok mu kum vardı? Fıçıları boşaltıp, içine kum doldurmuş üstüste dizmişsiniz. Siz ayılır mısınız? Yoksa biz biraz gürültü yapıp, ayıltalım mı?”

Uzun boylu adamın arkasında yükselen silahları görünce şöyle bir irkildi.

Onun gözlerindeki korkuyu yakalayan uzun boylu cevap verdi: “Önce siz ateş edin Mösyö burjuvazi.”

Devrimin güzelliği zorlayınca olur
Devrim kitlelerin zor kullanmasıdır, meşruluğunu iktidarların meşru zeminden çıkmasından alır.

Gezi-Haziran ayaklanması büyük halk kitleleri için zihinlerde bir devrimdi. Kitleler ayaklanmayı, isyanı öğrenmeyi sürdürüyor. Kendilerine yasak edilmiş araçları kullanmayı öğreniyorlar.

Dünyadaki en büyük silahlı örgütler burjuvaziye aittir. Tek amaçları vardır, üretim araçlarının mülkiyetini korumak. Yine burjuvazinin elinde olan eğitim sistemi ve basın, yediden yetmiş herkese sürekli aynı şeyi söyler. “Sen, bana karşı zor kullanamazsın“ Kullanan terörist ilan edilir. Barbar, ajan-provokatör, kan tüccarı, ölü sevici, savaş rantçısı ve her türlü kelimeyle karalanır.

Gezi‘de kitleler, ‘Burjuvazinin şiddeti karanfil vererek durdurulabilir mi?’ sorusunu tartışıyordu. Şimdi ‘Kızıl fularlılar’ tartışılıyor. Kitleler tecrübeyle öğrenir. Bu tecrübe ya okuyarak ya da yaşayarak edinilecek. Sanılanın aksine muhalif kesim çok az okuyor. Acılı ve sancılı bir şekilde öğrenmeye devam edeceğiz.

Devrimcilerin zor kullanma hakkına karşı olanlar yalnızca burjuvazi değildir. Küçük burjuvazi de genelde karşıdır. Ancak istisnai bir durum olarak görür bunu. Bu çevre, radikal değildir, düzene özde bir itirazı yoktur. Küçük burjuvazi sayısal olarak belki az görünebilir ama etkisi fazladır, egemen kesimin düşünceleri küçük burjuvazi eliyle halka yayılır. Hele Mahir Çayan’ın deyimiyle bir küçük burjuvalar ülkesi olan ülkemizde daha da etkilidir. Küçük burjuva da bir şeylerin değişmesini ister ama elindekini de kaybetmek istemez. O yüzden şiddete mesafelidir.

Malum, Gezi-Haziran yoksullarla, yoksullaşmaya başlayan küçük burjuvazinin ortak bir hareketiydi. Ancak küçük burjuvalar yoksullaşıp, toplumdaki konumlarını kaybettikçe halkın haklı şiddetine ilgi göstermelerinin otomatikman artacağını beklemek safdillik olur. Hatta tam tersine olaylar büyüdüğünde düzene başkaldırdığı için pişman olup, egemenin dizinin dibine de koşabilir. ‘Kızıl maskeliler MİT’çi’ yalanları, ‘Provokasyona gelmeyelim’ masalları ile kendini güzelce uyutabilir, siz uyandırmaya kalkarsanız kızar ve hatta egemenin şiddetine çağrıcı bile olabilirler. Bu biraz da fuların arkasındakini anlayabilmesi ile ilgili.

Halk hareketi 19 Aralık’ın küllerinden doğdu
19 Aralık 2000 Hapishaneler Katliamı ile gerileyen halk hareketi, devrimcilerin öncülüğünde büyüyen 1 Mayıs Taksim çatışmalarında olgunlaştı ve Gezi’de çok geniş kesimlerle buluştu. Hrant Dink’in cenazesinden Tekel işçilerinin eylemine, Grup Yorum’un konserlerine kadar pek çok olay halkın büyüyen eylemini ortaya koyuyordu. Bu birikim Gezi ile taştı, Berkin’in cenazesi ile, Soma ile, Kobanê ile büyüyerek devam ettiğini gösterdi. Öte yandan bu hareketliliğin bütününü kapsayabilecek, yönlendirebilecek devrimci bir çekirdek halen yok.

Faşizm buna sert tepki verdi ve emperyalizmin uyarısını aldı. Bu uyarılar hala doğrudan ya da dolaylı sürüyor. Emperyalizm, devrimcilerin varlığını sürdürdüğü koşullarda halkın radikalleşmesini, devrimcilere kaymasını istemiyor. Ama tarih verili koşullar içinde yazılır. Bu halk için geçerli olduğu kadar egemenler için de geçerli.

İlk olarak Hasan Ferit Gedik’in cenazesinde açıkça gördük halkın silahlarını. Ağaoğlu’ları gibi AKP müteaahitlerine peşkeş çekilmek istenen Gülsuyu’ndan halkı uzaklaştırma ihalesi uyuşturucu mafyasına verilmişti. Hasan Ferit’i katlettiler, silahla ölenin cenazesi silahla kalktı. “Kızıl maskeliler” tartışması da başlamış oldu. Peşinden Okmeydanı’nda, Soma’ya ve yoldaşları Berkin’e adalet talebiyle ders bırakan Liseli Dev-Genç’lilere saldıran polis, Cemevi bahçesindeki Uğur Kurt’u öldürdü. Basının gündemine oturan Uğur Kurt’un katledilmesi, AKP’nin halkın üzerine kurşunlar yağdırması değil mahalledeki kızıl fularlılardı.

Basın, Gezi ile mücadele ile tanışmış insanların radikalleşmesinin önüne geçmek istiyor. Özellikle Gezi’de öne çıkan yoksullaşan küçük burjuva kesimlere, geleceksiz öğrencilere sesleniyorlar. Onları illegaliteyle, hapislikle, ölümle korkutuyor. İllegalite yorgunu eski solcular da bu koroya katılıyor.

AKP’ye dışarıdan uyarılar gelmeye devam ediyor. Uluslararası Af Örgütü: “Çatışma siyasetine ve sokağa çıktıklarında şiddetle karşılaşacakları fikrine alışık siyasileşmiş yeni bir neslin oluşması oldukça endişe verici ve bu AK Parti iktidarı için çok daha endişe verici olmalı“ diyerek, halkın radikalleşmesinden duyulan korkuyu ifade etti. Elinde karanfille sokağa çıkanın bile şiddet gördüğü, AKP polisinin 15 yaşındaki çocukların kafasını ses bombası ile dağıttığı bu ülkede, Batı’ya rahatsızlık veren bir kaç mahalledeki bir kaç molotof değil elbette. O molotofların örnek olmasından korkuyor.

Örgütsüz kesimin kafası karışık
Bir yerde Che hayranlığını bırakalım en azından Guy Fawkes hayranlığı yayılıyorsa tehlike çanları çalmaya başlar bankalar için. Hikâyenin günümüze uyarlanması olan V For Vandetta‘yı seyretmeyen mi kaldı! Gezi’deki kitlenin büyük kısmı, örgütsüz kısmı pekala farkında ki Gezi’de alanda kalınma kararının ardındaki asıl irade de, kurulan barikatların başında duranlar da dünün flamalıları, bugünün kızıl fularlıları. 15-16 Haziran’da Gezi Parkı’na yapılan büyük saldırıda “Okmeydanı’ndan, Gazi’den geliyorlarmış” diye haberini duyunca coşku veren insanlardan başkası değil o kızıl maskeliler.

Elbette burada “maskeli” arkadaşlarda da eksiklik var. Gezi’de ve sonrasında forumları boş bırakıp, belli başlı mahallelerle sınırladılar kendilerini. Olumlu örnekler var ama hemen herkes bu örgütsüz kitleyi bırakıp, kendi köşesine çekildi.

Faşizm nedir?
Bugün ülkemizde faşizm var. Muhalif kesimin çoğu bu konuda hemfikir. Ancak faşizm nedir. Irkçılık mı, en koyusundan şeriatçılık mı, yoksa ülkenin kimseye hesap vermeden yönetilmesi mi? Bu konuda anlaşamıyoruz.

Ülkemizde kapitalizmin çarklarının dönmesi için egemenler faşizm uyguluyor, başka türlü sistemin devamı mümkün değil. Başka türlü emperyalist şirketlere ülke kaynaklarını yağmalaması mümkün değil. Başka türlü Soma’da elde edilen karları yakalamak mümkün değil. Elbette halkı bu sömürü baskı sistemine boyun eğdirebilmek için, milliyetçilik de, din de sonuna kadar kullanılacaktır. Faşizmin kullanmayacağı ideoloji yoktur.

Biz olayın özüne bakalım. Okmeydanı’nda Aleviyi, Kobanê”de Kürdü, madende işçiyi öldüren el aynı. Eylemlerde artık IŞİD militanını saldırtan da aynı. İnşaat ve banka kredisi ekonomisini sürdüreceğim diye 50 bin El Kaide militanına sınırlarımızı açan da aynı. Faşizm.

Peki bu tablo nasıl değişecek. Seçim dediler, her türlü hileyi, oy satın almayı gördük. Barış uzlaşma politikaları dediler, halkın çektiği acılar arttı. Yalnızca Diyarbakır’da 7 yeni hapishane yapılıyor. Her taraf yeni kalekollarla donatılıyor.

Faşizme karşı eli kitaplı ve eli roketli
Gezi ve sonrasında yapılan kimi eylemlerin içinde toplu kitap okuma da vardı. Bu kimi çevrelerden tepki aldı. Bu yanlış bir tepki. Herkes yüzünü kapatıp, elde molotof çatışacak diye bir şey yok. Eylem biçimlerini karşı karşıya getirip, tartışmayı uzlaşmaz bir boyuta taşımanın bir faydası yok. Bu ülke çok farklı dinamikleri olan bir ülke. Elbette farklı farklı tavırlar eylemler olacak. Farklılıklar elbette tartışılacak ama bunu dışlama boyutuna getirmenin halka faydası yok. Polisin karşısında kitap okuyan da Emniyet Müdürlüğü’ne roket atan Muharrem Karataş da bu tartışmanın dışında değil.

İstanbul Sarıgazi’de, Ankara Tuzluçayır’da görüldüğü gibi halk otobüsü yakma vb. ise sanıldığının aksine ters teper ve milliyetçiliğin yükseldiği ortamda halklara zarar verir. Tarihte de görüldüğü gibi şiddet ancak yerinde, zamanında ve ölçülü kullanıldığında halkın işine yarar. Ulusal veya dini hareketlerde bu ölçüleri aramak boş. Şiddetin yanlış kullanımı kaçınılmaz olarak hep zıttını yaratır ve asıl o zaman bir çıkmaza dönüşür.

Şiddet bu haliyle kesinlikle sınıfsal bir olgu. Basitçe üretim araçlarının kontrolünün üretende olacak mı olmayacak mı, bütün hikaye bunun etrafında dönüyor. Asıl şiddet, günde üç-dört işçinin öldüğü, yılda üç Soma’nın olduğu bir ülkede yaşamaktır. Şiddeti yaratan, körükleyen sistemin bizzat kendisi.

AKP, İç Güvenlik Paketi ile kendisine yönelecek kaçınılmaz şiddetin önüne geçmeye derdinde. Geçmişten de biliyoruz ki bu paketlerle salt şiddet kullanarak başa çıkılamaz. 10 milyon insanın ayaklandığı ama ortada ciddi silahlı bir muhalefetin olmadığı bir anda bu paketin amacı açık. Radikalleşmeye başlayanları ayır, hedef göster ve ez, diğerlerine de susmalarını ve evlerine dönmelerini söyle. Tıpkı Gezi’de olduğu gibi.

Halk adına uygulanan şiddetin bir kaderi de tartışılmak. Bu kısa vadede şiddetin aleyhine gözükebilir ama Mahir‘in dediği gibi uzun vadede her tartışma halkın şiddetini meşrulaştırır. O yüzden eylemleri tartışanları susturmaya çalışmak yersiz. Bir eylem, bir politika tartışılıyorsa bu iyidir. Kızıl fularlıları yalnızlaştırmak isteyenler bu tartışmanın sonunda kaçınılmaz olarak kaybeder.
Berkin Elvan, Recep Tayyip Erdoğan’ın Okmeydanı Okçuluk Tekkesi açılışı ve Okmeydanı kentsel dönüşüm projesi ilanına karşı yapılan eylemde. 29 Mayıs 2013. Gezi’den 3 gün önce.
Foto: Mürsel Çoban.
Kızıl fuların rengi 100 yıldır aynı
Dünyanın en güzel sabahını yaratan Sovyet Devrimi‘nin üzerinden 97 yıl geçti. Silahlı halkın, ellerinde silahlarla Çar’ın Kışlık Sarayı’nı ele geçirmeleri dünyayı sarstı. Elbette her saray bu akıbeti bir gün yaşayacak. Denilebilir ki halklar bunu hep denemiş ve çokça başarısız olmuşlardır. Olsun, kaybettiklerinde çok şey değişmez ama kazandıklarında değişen çok olur. Kitleleri ve silahları Marksist Leninist bir önderlik etrafında birleştirmek her zaman mümkün olmamış. Az sayıdaki zaferi bu yenilgilerden çıkarılan derslere borçluyuz.

Bu kavga yeni başlamadı. Kızıl fularlılar, bizim uzun boylu yoldaşın, Engels‘in yolundan gidiyor. Marx’ın ‘barikat savaşlarının ustası’ dediği, bir başka sıfatı da General olan Friedrich Engels’le Prusya subayı arasında geçen konuşma böyle mi gelişti bilmiyoruz, ama Engels’in ilk ateş hakkını burjuvaziye bıraktığı kesin.

Birlikte girdikleri çatışmada Hüseyin Cevahir’i kaybettikten sonra Mahir Çayan da çok ağır karalanmıştı. ‘Adalılar’ şiirinde şöyle diyordu:

Üzülme aslanım, hatırla bak, ne diyor usta:
“Düşman bize ne kadar çok ok atarsa, biz o kadar doğru yoldayız.”
Varsın bütün oklar üstüne yağsın.
Devrimcilerin gözleri kör kulağı sağır değil.
Biliyorum seni bu oklar yaralıyor.
Bak ne diyor usta:
“Unutma ki devrim şehidi sadece kurşunla olmaz,
Şefkat Kakamço’nun kementleri de şehit eder adamı.”

Onlar bu hakkı çoktan kullandı, aramızdan nicelerini aldılar. Sorun halka anamızın ak sütü gibi ak olan hakkı, halkın kullanmaya ne zaman kalkışacağı. Biliyoruz ki vakti gelmiş ve halkla buluşmuş bir fikrin karşısında hiç bir güç duramaz. Nikaragua devrimi önderi Thomas Borge’nin dediği gibi “Silahsız kitleler ya da kitlesiz silahlar yenilmeye mahkumdur.”

Elbette karalama ve çamur atmalar durmayacak. Ne Marx, ne Lenin, ne de Che bunlardan kurtulabildi. Fuların ardında bir yüz yok. Fikirler ve duygular var. Fuların ardında belki tecrübesiz, belki kaygılı ama birşeyleri göze almış bir yürek var. Bunca hakaretin, karalamanın derdi o yüreği öldürmek.

Süleyman Altunoğlu
siyasol.org

5 Kasım 2014 Çarşamba

Parlamento binasına dürüst biçimde giren ilk ve tek adam Guy Fawkes ya da V For Vendetta üzerine

İngiltere’nin "en büyük vatan haini olarak bilinen" Guy Fawkes, intihar bombacılarının ilki miydi? Yoksa idealleri uğruna her şeyi göze alan, büyük bir devrimci miydi? Bugün tüm dünyada pek çok protestoda kullanılan, V For Vandetta masekesi olarak bilinen, Guy Fawkes maskesi aslında ne anlama geliyor?

Hikaye 17. yüzyılda başlıyor... İngiltere'de 5 Kasım 1605’te, bir grup Katolik komplocu, eşi benzeri görülmemiş boyutta bir entrikaya kalkıştı. Parlamentoyu havaya uçurmayı, Kralı tahttan indirmeyi, sonrasında da halkın isyan etmesini sağlamak istiyorlardı. Bu olaya ‘Barut Komplosu’ denildi. V For Vendetta filmine konu olan bu olayda, asıl görev Guy Fawkes’a, diğer adıyla Guido Fawkes’a düşüyordu.

13 Nisan 1570 tarihinde York’ta doğan Fawkes, Katolik bir İngiliz askeriydi. Parlamento binasını havaya uçurma görevi ona verilmişti. Ancak bu görevini tamamlayamadan yakalandı ve hapse atıldı.

5 Kasım’da tutuklanan Fawkes, aylar boyunca işkence gördü ve bu komploda ona yardım edenlerin isimlerini vermeye zorlandı. En sonunda "vatan haini" olarak hüküm giyen Fawkes, mahkeme kararıyla 31 Ocak 1606’da idam edildi. O günden itibaren 5 Kasım tüm Birleşik Krallık’ta Guy Fawkes Gecesi olarak kutlanmaya başladı. Birleşik Krallık ve krallığa ait diğer eyaletler, havai fişekler ve büyük şenlik ateşleri eşliğinde, komplonun başarısızlığa uğramasının yıldönümünü kutlarlar.

Yaklaşık 400 yıldır süregelen kutlamalarda, Guy Fawkes maskesi giymiş kuklalar yakılıyor ve Fawkes’un başarısızlığıyla dalga geçiliyordu. Ancak Guy Fawkes bugün popüler ve protest kültürün önemli bir öğesi haline geldi. V For Vendetta filminin kitleleri etkilemesi sonrasında, dünyadaki bütün hükümet ve sistem karşıtı protestolarda Guy Fawkes maskesi kullanılmaya başlandı. Bu sembol öyle popüler hale geldi ki, siyasi ve toplumsal bazı olaylardan sonra devlet teşkilatlarına ait siteleri çökerten ve gizli bilgileri sızdıran Anonymous grubu da, bu maskeyi sembol olarak benimsedi.

Tarihin garip bir cilvesi olarak; "terörist eylemleri lanetlemek için" kutlanan 5 Kasım, günümüzde baskı rejimlerine karşı protest bir duruşun sembol tarihi haline geldi. Terörist olarak anılan Guy Fawkes, direnişlerin yüzü oldu. Sinema ve sanatın toplumlar üzerindeki etkisine en güzel örneklerden biri olan Guy Fawkes ve 5 Kasım, bugün kazandıkları mana ve önemi V For Vandetta'ya borçlular desek yanlış olmaz...

28 Eylül 2014 Pazar

Che Guevara'nın Birleşmiş Milletler'deki konuşması: Emperyalizme güven olmaz!

Her şeyden önce, Küba temsilciler heyeti olarak burada tüm dünyanın sorunlarını tartışan ulusların arasına katılan üç yeni üyenin toplantımızda bulunmasından mutluluk duyduğumuzu belirtmek isteriz. Zambiya, Malavi ve Malta halkları adına Birleşmiş Milletler toplantısına katılan cumhurbaşkanlarını ve başbakanları saygıyla selamlar, bu ülkeleri, emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı mücadele eden bağlantısız ülkeler arasında görmeyi dileriz.

Toplantı başkanını da kutlamak isteriz. Böylesine yüce bir göreve getirilmesinin bizim için özel bir anlamı vardır; başkanlığı, Afrika halklarının parlak zaferlerine rastlamıştır. Daha dün emperyalist sömürgecilik sisteminin kölesi olan bu Afrika ülkeleri, bugün bağımsızlıklarını kazanmış, kendi kaderlerini tayin etme belirleme özgürlüğüne kavuşmuşlardır.

Sömürgeciliğin vadesi doldu. Afrika, Asya ve Latin Amerika halkları yeni düzen kuruyor, tavizsiz, kendi geleceklerini belirleme ve ülkelerini özgürce geliştirme haklarını istiyorlar. Küba heyeti, anlamaya varılamamış önemli konularda tavrını ortaya koymak amacıyla toplantıda bulunuyor. Bunu, bu kürsüden bulunmanın gerektirdiği yüksek sorumluluk duygusuyla yapacağız. Aynı zamanda, açık ve kesin konuşma gerekliliğini de gözden uzak tutmayacağız.

Bu toplantının hareketli geçmesini, hızlı yol alınmasını, komisyonların hemen çalışmaya başlamasını ve anlaşmazlıklar ortaya çıksa dahi duraklamamalarını istiyoruz. Emperyalizmin amacı ise, bu toplantıyı işlevsiz bir konuşma panayırına dönüştürmektir. Böylelikle, dünyanın sorunlarına çözüm aranması bir yana bırakılacaktır. Bunu önlemeliyiz. Gelecekte, bu toplantı yalnızca sıra numarasıyla, 19. Bileşim olarak anılmamalıdır. Bütün gücümüzle buna engel olmalıyız.

Bu davranışı, bir vazife sayıyoruz, çünkü ülkemiz çatışmaların merkezidir. Küba, küçük ülkelerin egemenlik haklarını koruyan ilkelerin her an sınandığı bir yerdir. Ülkemiz, emperyalist Amerika Birleşik Devletleri’nin birkaç adım ötesinde dünya özgürlüğünün savunulduğu bir mevzidir. Eylemlerimizle, her gün oluşturduğumuz örnekle, halkların gerçekten kurtulabileceğini ve insanlığın bugün içinde bulunduğu koşullarda bile özgür kalabileceklerini kanıtlamaklayız. Kuşkusuz, giderek güçlenen sosyalist kampın caydırıcılığı büyüktür. Bu koşulların sürekli olması için kamp içindeki birlik ve beraberliğin sağlamlaştırılması, geleceğe güven duyulması, ülke ve devrimi savunmada ölene dek savaşmaya kararlı olunması gerekmektedir. Küba, bu koşulları gerçekleştirmiştir.

Bu toplantıda ele alınacak önemli sorunlar arasından biri, bizim için özel bir anlam taşımaktadır. Değişik sosyo-ekonomik düzenlere sahip devletlerin barış içinde bir arada yaşaması ortaya konması gereken asıl sorundur. Dünyada, bu alanda büyük adımlar atıldı, ancak emperyalizm -ABD emperyalizmi- barış içinde bir arada yaşama hakkının sadece en büyük güçler için geçerli olduğu kanısında. Burada sizlere, başbakanımızın Kahire’de söylediği, İkinci Bağlantısız Ülkeler Hükümet ve Devlet Başkanları Konferansı bildirisinde sarf ettiği sözleri yenilemek istiyoruz: Dünya barışı güvence altına alınmak isteniyorsa, barış içinde yaşamak hakkı sadece en güçlülere tanınamaz. Barış içinde bir arada yaşama ilkesine tüm devletler uymalıdır. Ülkelerin büyüklükleri, daha önce kurdukları ilişkiler ve belirli dönemlerde, bazı ülkeler arasında çıkan sorunlar bu ilkelerin uygulanmasına engel olmamalıdır.

Bugün, özlemini duyduğumuz barış içinde yaşama, çoğu kez gerçekleşememektedir. Kamboçya Krallığı, tarafsızlığını koruduğu ve Birleşik Devletler emperyalizminin hilelerine karşı durduğu boyun eğmediği için her türlü vahşice saldırıya uğradı. Bu saldırılar, Güney Vietnam’daki ABD üslerinden yönetildi. Bölünmüş bir ülke olan Laos da emperyalist saldırılar nasibini aldı. Laos halkı hava kuvvetlerinin bombardımanları altında yok edildi, Cenevre Anlaşmaları yok sayıldı. Laos topraklarının bir bölümü, emperyalist güçlerin ani saldırısına uğramak tehlikesi altındadır. Saldırının anlamını dünyada en iyi bilen Vietnam Demokratik Cumhuriyeti, sınırlarının bir kez daha düşman güçlerce aşıldığını, bombardıman ve avcı uçaklarının taş üzerinde taş bırakmadığını, ABD savaş gemilerinin kara sularına girdiğini, deniz üslerinin yok edildiğini görüp yaşadı. Vietnam Demokratik Devleti’nin tüm toprakları şu anda Amerika Birleşik Devletleri’nin saldırı tehlikesiyle karşı karşıyadır. Çünkü ABD, Güney Vietnam’a karşı yıllardır sürdürdüğü savaşı artık Vietnam Demokratik Cumhuriyeti’ne sıçratmak amacında. Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti, Birleşik Devletleri birçok kez uyardı. Dünya barışı tehlikededir. Üstelik Asya’nın bu bölgesinde yaşayan milyonlarca masum insanın hayatı tehdit altındadır. Bu bölgelerde barış, işgalci ABD’nin kişisel isteklerine bağlıdır.

Barış içinde bir arada yaşama ilkesi, Kıbrıs’ta, NATO’nun ve Türkiye hükümetinin baskıları yüzünden zor bir sınav geçirdi. Kıbrıs halkı ve hükümeti egemenliklerini kahramanca savunmak zorunda kaldılar.

Tüm Dünyada, emperyalizm barış içinde bir arada yaşamayı, kendine göre, farklı şekillerde yorumlamakta, kendi bakış açısını zorla kabul ettirmeye uğraşmak. Gerçek anlamda barış içinde bir arada yaşamanın ne olduğunu, sosyalist kampın müttefiki ezilen uluslar, emperyalistlere öğretmeli, bu konuda Birleşmiş Milletler de onlara yardım etmelidir.

Barış içinde bir arada yaşama ilkesi iyice açıklığa kavuşturulup, düzgün bir şekilde tanımlanmalıdır. Bu ilke, sadece egemen devletlerarasındaki ilişkileri içermekle kalmaz. Biz, Marksistler, uluslar arasında barışın, sömürenlerin sömürülenlerle, ezenlerin ezilenlerle bir arada yaşaması olmadığını savunduk. Her türlü sömürgeci baskıya karşı bağımsızlık için mücadele, Birleşmiş Milletler’in kabul ettiği bir ilkedir. Bu sebeple, bugün Portekiz Ginesiyle ve bağımsızlık mücadelelerinde katledilen Angola ve Mozambik halklarıyla dayanışmamızı açıklıyor, Kahire Bildirisi’ne uygun biçimde, tüm gücümüzle bu halkların yanında olacağımızı bildiriyoruz.

Puerto-Rico halkıyla ve onun büyük lideri, tüm ömrünü hapiste geçirdikten sonra, 72 yaşında, felçli ve konuşamaz durumdayken, serbest bırakılan Pedro Albizu Campos’la dayanışma içinde bulunduğumuzu belirtmek isteriz. Pedra Albigu Campos, hâlâ özgürlüğünü kazanamamış, fakat boyun eğmeyen Latin Amerika’nın simgesidir. Zindanda geçirdiği uzun yıllar, dayanılmaz baskılar, işkenceler, yalnızlık, halkından ve ailesinden uzak kalması, istilacıların ve uşaklarının hakaretleri iradesini sarsmaya yetmemiştir. Küba temsilciler heyeti, Küba halkı adına, Latin Amerika’mıza onur kazandıran bu büyük yurtsevere hayranlık ve minnettarlığını sunar.

Amerika Birleşik Devletleri, yıllar boyunca Puerto Rico’da yoz bir kültüryaratmaya çalıştı. Dilleri İspanyolcaydı ama İngilizce ile karıştırılmak isteniyordu. Puerto Rico’lu askerler, emperyalist savaşlarda, örneğin Kore’de ön cephelere sürüldüler. Birkaç ay önce, ABD ordusu, silahsız ve savunmasız Panama halkına karşı katliam başlattığı sırada kendi kardeşlerine bile ateş etmek zorunda bırakıldılar. Bu olay, Yankee emperyalizminin işlediği en son cinayetlerden biridir.* Puerlo-Rico halkı, iradesine ve kültürüne karşı yapılan bu vahşice saldırılara rağmen, kültürünün Latin karakterini, ulusal duygularını korumasını bilmiştir. Yurtseverlikleri, Latin Amerika’da yaşayan kitlelerin karşı koyulmaz bağımsızlık isteklerini kanıtlamaya yeter.

Barış içinde bir arada yaşama ilkesinin, İngiliz Guyanası’da olduğu gibi halkların iradesiyle dalga geçmek olmadığını belirtmek zorundayız. İngiliz Guyanası’nda Başbakan Cheddi Jagan her türlü baskı ve düzenbazlığın kurbanı oldu. Ülkesinin bağımsızlığını, zaman kazanmak için belirsiz bir tarihe ertelendi, halkın iradesi ayaklar altında çiğnendi, hileye başa geçirilen yeni hükümetin boyun eğmesi sağlandı ve ancak bu koşullar gerçekleştirildikten sonra söz konusu Latin Amerika ülkesine güdük bir özgürlük sağlandı. Guyana’nın bağımsızlığı için izlediği yol ne olursa olsun, Küba daima yanında olacak, manevi ve askeri desteğini Guyana halkından esirgemeyecektir.

“Cheddi Jagan, İngiliz Guyanası’nda İlerici Halk Partisi 1953’te seçimi kazanarak başbakan oldu. Kısa bir süre sonra İngiltere anayasayı askıya aldı. Jagan 1957 ve 1961 de tekrar seçildi. 1964’te Forbes Burnham’in karşısında seçimi kaybetti. Guyana bağımsızlığını 1966’da kazandı.

Guadaloupe ve Martinik adalarının özerklikleri için uzun zamandır mücadele ettikleri halde henüz başarıya ulaşamadıklarını, bu durumun çok uzun süremeyeceğini edemeyeceğini de belirtmek isteriz.

Güney Afrika’da olanlara karşı tüm dünyayı tekrar uyarıyoruz. Tüm dünya uluslarının gözü önünde kaba ve zalim ırkçı yönelim kendi bildiğini okumaya devam ediyor. Başka bir ırkın daha üstün olduğuna, bunun resmi bir politika olduğuna bazı cinayetlerden kimsenin ceza almayacağına Afrika halkları, inandırılmaya çalışılıyor. Birleşmiş Milletler bu gidişe son demek için parmağını ne zaman kımıldatacak?

Kongo’daki acı olayları özellikle belirtmek istiyorum. Hiçbir ceza verilmeyen suçlarla, küstahça ve alay edercesine, insan haklarının nasıl hiçe sayıldığını çağdaş dünya, tarihinde ilk kez olarak Kongo’da gördü. Emperyalistlerin Kongo’nun zenginliklerini ele geçirmek istemeleri yüzünden bunlar meydana geldi.

Yoldaş Fidel Castro, Birleşmiş Milletler’i ilk ziyaretinin hemen ardından verdiği demeçte, bir ülkenin başka bir ülkenin zenginliklerine yan gözle bakmasının, uluslararası barışa zarar veren etken olduğunu söylemişti. Fidel Castro şu sözleriyle, bu inkâr edilmez gerçeği dile getirmişti: “Soygun felsefesine son verirseniz, savaş felsefesi de ortadan kalkar.” Soyguncu bakış açısı henüz yok olmamış, hatta en güçlü zamanı yaşamaktadır. Birleşmiş Milletlerin sığınarak Lumumba’yı öldürenler, bugün beyaz ırk için binlerce Kongoluyu katlediyorlar.

Patrice Lumumba’nın Birleşmiş Milletler’den bağladığı umutların nasıl haince kırılışını unutabilir miyiz? Kongo’nun Birleşmiş Milletler birliklerince işgaliyle sonra ortaya çıkan, kirli işleri nasıl unutabiliriz? Afrikalı büyük yurtsever Patrice Lumumba’nın katillerinin Birleşmiş Milletler’in kanatları altına sığınarak katliamların umarsızca işlediklerini nasıl unutabiliriz? Sayın delegeler, Kongo’da BM otoritesini yurtseverliği için değil de emperyalistler arası mücadeleden faydalanmak amacıyla hiçe sayan, Moise Tshombe’nin, Belçika’dan aldığı destekle Katanga’yı federasyondan ayırmayı başardığını nasıl unutabiliriz? Kongo’da Birleşmiş Milleller’in görevi bitince Kalanga’dan kovulan Tshombe’nin krallar gibi Kongo’ya dönmesini ve ülkede hakimiyetini kurmasını nasıl haklı bulur ve nasıl açıklarız? Emperyalistlerin, Birleşmiş Milletleri bir piyon olarak kullandığını kim edebilir?

Özetlersek, Katanga’nın federasyondan kopuşunu engellemek için seferberlikler düzenlendi. Fakat bugün Tshombe, Kongo’da iktidarını sürdürüyor, ülkenin zenginlikleri emperyalistlere pazarlıyor. Bu hamlelerin bedelini ise başka uluslar ödedi. Anlaşılan savaş tacirleri iyi çalışmış. Küba hükümeti, bu olayda, cinayet masraflarını ödemeyi reddeden Sovyetler Birliği’nin tavrını haklı bulmakta ve desteklemektedir.

Bütün olanlar yetmiyormuş gibi, tüm dünyanın tepkisini çeken son olayların faturası bize çıkarmak istiyorlar. Cinayetleri işleyenler kimlerdir? Birleşik Devletler’in İngiliz üslerinden havalanan askeri uçaklarla bölgeye götürülen Belçikalı paraşütçüler. Daha dün, Avrupa’nın uygar bir sanayi ülkesi olan Belçika Krallığı’nın Hitler’in çeteleri tarafından İşgal edilmesinin üzüntüsünü duymuştuk. Bu küçük ulusun, Alman emperyalizmince katledildiğini öğrendiğimizde acı duymuş, bu halka karşı sempati beslemiştik. O zamanlar, emperyalizmin diğer yüzünü görmemiştik. Ülkelerinin özgürlüğünü savunurken can veren Belçikalı pilotların oğulları, bugün beyaz ırkın üstünlüğünü ispatlamak için binlerce Kongoluyu acımadan öldürüyor. Tıpkı dedelerinin kanları yeterince arî olmadığı için alman çizmeleri altında çiğnendikleri gibi.

Kongo’da işlenen cinayetlerin hesabı sorulmalıdır.

Bugün, özgür insanlar olarak dünyaya daha farklı bakıyor, sömürge köleleriyken göremediklerimizi fark ediyoruz: “Batı Uygarlığı” zarif kürkünün altıda bir sırtlan ve çakal sürüsünden başka bir şey değil. “İnsancıl” amaçlar uğruna Kongo’ya gidenlere başka bir ad takılamaz. Bunlar silahsız halkların kanıyla beslenen yaratıklar. Emperyalizm insanı bu hale getiriyor, imparatorlukların “beyaz adamı”nın en önemli özelliğini bu canavarlıkları oluşturuyor.

Ezilen dünyanın tümü Kongo’da yaşanan vahşetin intikamını almaya hazırlanmalıdır. Emperyalist mekanizmayla aşağılık yaratıklara dönüştürülen bu askerlerin birçoğu, belki de üstün ırkın kavramına içtenlikle inanmaktadır. Ama bu Genel Kurul toplantısında, tenleri başka güneşler altında karamış, değişik tonlarda renklenmiş halkların temsilcileri çoğunlukta. Bu kişiler, insanların farklılıklarının derilerinin renginden değil, üretim araçları sahipliğinden, üretim ilişkilerinden kaynaklandığını tam olarak anlamışlardır.

Küba temsilciler heyeti, sömürgeci beyaz azınlıklar tarafından ezilen Güney Rodezya, Güney-Batı Afrika uluslarını, Basutoland, Bechuanaland, Swaziland, Fransız Somalisi halklarını, Filistin’de yaşayan Arap halkı, Aden, Protekloryalar ve Umman halklarını, emperyalizm ve sömürgecilikle mücadele eden tüm ulusları saygıyla selamlar ve onlara olan desteğini bir kez daha bildirir. Kardeşimiz Endonezya Cumhuriyeti’nin Malezya ile ilişkilerinde ortaya çıkan anlaşmazlıklara bir an önce doğru bir çözüm bulmasını dileriz.

Sayın Başkan, bu konferansın temel konularından biri genel ve tam silahsızlanmadır. Genel ve tam silahsızlanmayı desteklediğimizi bildiririz. Ayrıca, tüm termonükleer silahların yokedilmesini istiyor, dünya halklarının bu özlemini gerçekleştirmek için, tüm dünya uluslarının temsilcilerini katılacağı bir konferans düzenlemeyi öneriyoruz. Başbakanımız Genel Kurul’un önünde yaptığı bir konuşmada silahlanma yarışının her zaman savaşa yol açtığını belirtmiştir. Dünyada yeni nükleer güçlerin ortaya çıkması çatışma tehlikesi de büyütecektir.

Böyle bir konferansın, tüm termo-nükleer silahların ortadan kaldırılmasını sağlamak için gerekli olduğuna inanıyoruz. Tüm denemelerine yasaklanmasıdır atılacak ilk adım olmalıdır. Aynı zamanda, tüm ülkelerin, diğer devletlerin sınırlarına saygılı davranmasının, konvansiyonel silahlarla bile olsa, hiçbir saldırı hareketine girişilmemesinin zorunluluk olarak kabul edilmesi gerekliliğini açıkça bildiririz

Tam ve genel silahsızlanmaya gidilmesini, atom silahlarının yok edilmesini, yeni termo-nükleer silahların yapımının durdurulması, atom denemelerinin yasaklanmasını isteyen dünya ülkelerinin bu çağrısına katılırken ulusların toprak bütünlüğüne saygı duyulması zorunluluğunu, emperyalizmin silahlı kolunun durdurulmasının gerekliliğini de bir kez daha belirtmekte yarar görüyoruz. Konvansiyonel silahların kullanılması da daha az tehlikeli değildir, Kongo’da binlerce masum insanı atom bombasıyla öldürülmedi. Burada sunulan öneriler bir gün gerçekleşecek ve artık onlardan söz etmek gereği kalmasa bile. Amerika Birleşik Devletleri’nin saldırı üsleri ülkemizde, Puerto-Rico’da, Panama’da ve diğer Latin Amerika ülkelerinde bulunduğu sürece, Küba’nın hiçbir nükleer silahsızlanma paktına katılmayacağını hatırlatmak isteriz. Birleşik Devletler, Latin Amerika ülkelerinde konvansiyouel ve nükleer silahlar bulundurmayı, kendisi için bir hak saymakladır. Amerika Devletleri Örgütünün, Küba aleyhine aldığı son kararlar, ülkemizi savunmak için gerekli araçlara sahip olmamızı zorunlu kılmakladır. Kararların temeli, Rio Antlaşması’na göre saldırıya geçilebileceğine dayanmaktaydı.

Eğer konferans, zor olmakla birlikte bu belirtilen zor amaçlara gerçekleştirirse, tarihe geçecektir, buna içtenlikle inanıyoruz. Bu hedefe varmak için, Çin Halk Cumhuriyetinin de katılacağı büyük bir toplantı düzenlemek gereklidir. Dünya halkları için Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanımak izlenecek bir yol olmalıdır. Bu artık inkar edilemez bir gerçektir. Çin Halk Cumhuriyeti’nin yöneticileri halklarının tek gerçek temsilcileridir. Oysaki Birleşmiş Milletler Konferansı’nda, onların hakkı olan yerler, Birleşik Devletlerin desteklediği Taiwan bölgesini kontrolleri altında tutan bir çete tarafından işgal edilmiş bulunuyor.

Halk Çin’inin, Birleşmiş Milletler’de temsil edilmesi, yeni bir üyenin katılması anlamına gelmez. Bu, yalnızca, Çin Halk Cumhuriyetine yasal haklarının verilmesi anlamına gelir.

“İki Çin” aldatmacasını hiçbir koşulda kabul etmemeliyiz. Taiwan’daki Çan Kay-şek çetesinin Birleşmiş Milletler’de işi yoktur. İşgalciyi dışarı atmalı ve Çin halkının yasal temsilcilerini konferansa getirtmeliyiz.

Birleşik Devletler’in, Çin’in yasal yoldan temsili sorununu “önemli bir konu” diye nitelendirmesine ve bu konuda bir karar alınabilmesi için konferansta hazır bulunan üye sayısının üçte ikisinin oyuna ihtiyaç olduğunu öne sürmesine karşı akıllı davranmalıyız.

Çin Halk Cumhuriyetinin, Birleşmiş Milletlere katılmasının tüm dünyayı ilgilendiren bir olay olmasının yanında, bu Birleşmiş Milletler Örgütü için sadece bir usul sorunudur. Bu konuda doğru bir karar alındığında hak yerini bulacaktır. Hem hak yerini bulacak, hem de bu yüce meclisin, görmek için gözleri, işitmek için kulakları, konuşmak için dili olduğu, kendi başına karar verebileceği kanıtlanacaktır.

NATO’nun, üyesi olan birçok ülkeye atom silahları yerleştirmesi, özellikle Federal Almanya Cumhuriyeti’nin bu kitle imha silahlarına çok miktarda sahip olması, silahsızlanma anlaşması olabilirliğini azaltıyor. Bu sorun, iki Almanya’nın barışçı yoldan birleştirilmesinden ayrı düşünülemez. Tam bir anlaşma sağlanmadıkça, Almanya bölünmüş olarak kalacaktır. Almanya’nın birleşmesi sorunu, ancak Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin görüşmelere direk, bütün haklara sahip olarak katılmasıyla çözümlenebilir.

Gündemde geniş yer verilen ekonomik gelişme ve uluslararası ticaret konularına kısaca değineceğiz. İçinde bulunduğumuz 1964 yılında, Cenevre Konferansı’nda, uluslararası ilişkilerin bu yönüyle ilgili pek çok sorun ele alındı. Temsilciler heyetimizin görüş ve varsayımları, ne yazık ki, ekonomik anlamda bağımlı ülkeler açısından gerçekleşmiştir.

Küba’yla ilgili olarak, sadece şunu belirtmek isteriz: Amerika Birleşik Devletleri, Cenevre konferansı’nda ortaya konulan yükümlülükleri yerine getirmediği gibi, Küba’ya ilaç satışını da yasaklamıştır. Böylece, Birleşik Devletlerin, Küba halkına karşı uyguladığı ablukanın saldırgan niteliğini gizlemek için taktığı insancıllık maskesi düşmüştür.

Ayrıca, sömürgecilikten miras kalan ve halkların gelişimini engelleyen kötülüklerin kökeninin, yalnızca politik ilişkiler olmadığını da belirtmek isteriz. Ticaret koşullarının bozulması, hammadde üreten ülkelerle, pazarı egemenliği altında tutan ve sözde değerlerin, hayal ürünü bir adaleti gerçekleştiren sanayileşmiş ülkeler arasındaki aslı da eşit olmayan mübadelenin sonucundan başka bir şey değildir.

Sömürge ülkeler, kendilerini kapitalist pazarların kölesi olmaktan kurtarıp sosyalist bir blok haline gelip, sömürenlerle sömürülenler arasındaki ilişkileri baştan düzenlemedikçe, sağlam bir ekonomik gelişme sağlanmak mümkün değildir. Bazı durumlarda, gerileme olabilir, bunun dönemlerde, yoksul ülkelerin emperyalistlerin ve sömürgecilerin siyasi egemenliği altına girmesi kaçınılmazdır.

Son olarak, sayın delegeler, Karayibler bölgesinde, özellikle Nicaragua kıyılarında, Costa Rica’da, Panama Kanalı bölgesinde, Puerto Rico’ya ait Vieques Adaları’nda ve Florida’da, belki de Amerika Birleşik Devletleri topraklarında, hatta Honduras’ta bile Küba’ya saldırmak üzere hazırlıklar yapıldığını bildirmeliyiz. Bu bölgelerde Kübalı paralı askerlerle beraber başka uluslardan askerler de eğitim alıyor. Bu askeri tatbikatların barışa hizmet etmek için yapılmadığı açıktır.

Bu büyük bir rezaletin ortaya çıkmasından sonra, Costa Rica hükümeti, ülkedeki Kübalı sığınmacılara ait askeri eğitim kamplarının kapatılmasını emretmiştir. Bunun samimi bir hareket mi, yoksa eğitim gören paralı askerlerin bazı hazırlıklara girişmeleri nedeniyle alınan bir önlem mi olduğu bilmiyor. Uzun zaman önce kamuoyuna duyurduğumuz saldırı üslerinin varlığının artık kabul edileceğini umuyor, paralı askerlerin Küba’ya saldırmak üzere eğitim görmesine izin veren ve kolaylıklar sağlayan hükümetlerin taşıdığı uluslararası sorumluluğun tüm dünya kamuoyu tarafından ciddi biçimde düşünülmesini istiyoruz.

Birleşik Devletler gazetelerince Karayibler'in çeşitli bölgelerinde paralı askerlerin eğitim yapması ve ABD hükümetinin bu tür eylemlere katılmasıyla ilgili haberlerin, tamamıyla normal olaylarmış gibi okuyuculara sunulması düşündürücüdür. Latin Amerika’da da bu durumu protesto etmek için hiçbir ses yükselmiş değil. Böylece, Birleşik Devletler, rahatlıkla bölgeye müdahale edebiliyor.

Amerika Devletleri Örgütü üyesi dışişleri bakanları, Venezuela’da ele geçirilen Yankee silahlarının üzerinde Küba amblemi bulunmasını “çürütülemez” bir kanıt sayıyorlar ama Birleşik Devletler’in açıktan bir saldırıya hazırlanmasını görmezlikten geliyorlar. Hatta Playa Giron’da Küba’ya karşı yapılan saldırıyı düzenlediğini kamuoyuna açıklayan Başkan Kennedy’nin sesini de duymuyorlar.

Bazı durumlarda, Latin Amerika ülkelerindeki egemen sınıfların gözlerini, devrimimize karşı duyduğu kin bürümüş oluyor. Bazı durumlardaysa, yasadışı yollardan kazanılan servetlerin parıltısı gözlerini kamaştırıyor.

Bildiğiniz gibi, Karayibler Krizi adıyla bilinen uluslar arası krizden sonra, Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği ile bazı silahların sınırlandırılmasını öngören bir anlaşma imzaladı. Ancak, Birleşik Devletlerin saldırganlığını arttırması, Playa Giron’da paralı askerlerin saldırısı ve ülkemizi işgal girişimi, bizi Küba’da savunma amacıyla bazı silahlar bulundurmaya zorluyor.

Üstelik Birleşik Devletler, ülkemizin Birleşmiş Milletler tarafından denetlenmesini istemiştir. Küba, Birleşik Devletlerin ya da başka herhangi bir gücün, topraklarda bulunduracağımız silahları denetlemeye hak sahibi olduğunu kabul etmemektedir.

Biz sadece her iki tarafa eşit haklar tanıyan iki taraflı anlaşmalara saygı göstermeye kararlıyız. Fidel Castro’nun dediği gibi: “Egemenlik kavramı, ulusların ve bağımsız halkların hakkı olarak var oldukça, halkımızın bu haktan yoksun kalmasını kabul etmeyeceğiz. Dünya’da bu ilkeler hüküm sürdükçe, dünya tüm halklar tarafından tanınan ve kabul edilen bu kavramlara göre yönetildiği sürece, bu hakların birinden dahi bizi yoksun etme girişimlerine yanaşmayacağız, bu hakların hiçbirinden vazgeçmeyeceğiz.”

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Thant, bize hak vermiştir. Buna karşın, Amerika Birleşik Devletleri hala keyfi ve yasa dışı ayrıcalıklar peşinde. Hangi küçük ülke olursa olsun, gidip hava sahasına girmek istiyor. Ülkemizin göklerinde U-2’ler ve diğer başka casus uçakların uçtuğunu daha sık görüyoruz. Bunlar hiçbir ceza almaksızın hava sahamızı giriyorlar. Bu uçakların hava sahamıza girmemesi için, Guantanamo bölgesinde devriye botlarımıza, karasularımızdaki gemilerimize ve başka bandıralı gemilere karşı Amerika Birleşik Devletleri donanmasının saldırılarının durması için, adamıza casusların, sabotajcıların sızması, her türden silah sokulması son bulsun diye defalarda uyardık.

Sosyalizmi kurmak istiyoruz. Barış uğruna mücadele edenleri desteklediğimizi daha önce belirttik. Marksist-Leninist olmakla birlikte, bağlantısız ülkeler grubundan olduğumuzu bildirdik, çünkü bağlantısız ülkeler, tıpkı bizim gibi emperyalizme karşı mücadele içinde. Halkımız için daha iyi bir hayat sağlamak amacındayız. Bu nedenle, Yankee provokasyonlarından kendimizi korumaya çalışıyoruz. Amerika Birleşik Devletleri’ni yönetenlerin yapısını biliyoruz. Barışı bize çok pahalıya ödetmeyi amaçlıyorlar. Cevabımız, hiçbir bedelin onurumuzdan daha yüksek olamayacağıdır.

Küba, ihtiyaç duyduğu silahları topraklarında bulunduracağını, dünyada ne kadar büyük olursa olsun, topraklarımıza, karasularımıza ve hava sahalarımıza girmeye hakkı olmadığını yeniden herkese duyurmak ister.

Eğer Küba, ortak nitelikte bir yükümlülüğü üzerine alırsa, buna sadakatle uyacak, ama o güne dek, tüm diğer uluslar gibi haklarını koruyacaktır. Emperyalizmin istekleri karşısında, Başbakanımız Karayibler'de barışın sürdürülmesi için gerekli şu beş noktayı belirtmiştir:

1. Ekonomik ablukanın ve Birleşik Devletler’in dünya çapında, ülkemize uyguladığı ekonomik ve ticari baskıların kalkması.

2. Birleşik Devletler ve suç ortağı diğer ülkelerin her türlü yasadışı eylemlerine, hava ve deniz yoluyla ülkeye silah ve cephane sokulmasına, paralı askerlere yaptırılacak işgal operasyonlarının hazırlanmasına, casus ve sabotajcıların ülkeye gönderilmesinin durdurulması.

3. Birleşik Devletler ve Puerto-Rico’daki üslerden yapılan saldırıların durdurulması.

4. Hava sahamıza ve karasularımıza Birleşik Devletler donanmasına ya da hava filosuna ait savaş gemilerinin ve askeri uçakların girmesinin önlenmesi.

5. Gıtantaııamo Deniz Üssü’nün kaldırılması ve ABD’nin işgali altındaki kara parçasının Küba’ya iade edilmesi.

Bu temel noktaların hiçbiri kabul edilmedi. Askeri güçlerimiz hâlâ Guantanamo Deniz Üssü’nden yapılan saldırılara hedefinde. Bu üs bir karargah konumundadır. Katiller ülkemize buradan saldırılmıştır. Uğradığımız provokasyonları saymaya süremiz yetmeyecektir. Yalnızca bir sayı vermekle yetinelim. İçinde bulunduğumuz Aralık ayının ilk günlerini de sayarsak, 1964 yılında toplam 1323 provokasyona uğradık. Bunlar arasından, önemsiz olanlar sınır ihlali, ABD işgali altındaki topraklardan çeşitli maddelerin fırlatılması, ABD personelinden erkek ve kadınların teşhirci hareketleri, sözlü saldırılar ve benzeri davranışlardır. Daha önemli olanlar arasında, küçük kalibreli silahlarla ateş açılması, topraklarımıza silah sokulmasını, ulusal bayrağımıza saygısızlık edilmesini sayabiliriz. Çok ağır provokasyonlarsa Küba tarafında yangın çıkartmak amacıyla sınırın ötesinde sabotaj yapmak, askerlerimize ateş açılmasıdır. Bu yıl 78 kez ateş edildi. Kuzey sınırından 3,5 km uzaklıktaki ABD karakollarından açılan ateşle Ramon Lopez Pena adlı bir Kübalı er öldürüldü. Bu provokatif hareket 19 Temmuz 1964 günü saat 19.07’de meydana geldi.. Başbakanımız, 26 Temmuz’da bu gibi hareketlerin tekrarı halinde, birliklerimize saldırılara karşılık verme emri verileceğini açıkladı. Aynı zamanda, ileri noktalardaki Küba birlikleri sınır çizgisinden uzaklaşma ve gerekli mevziiyi inşa etme emri aldı.

340 günde 1323 kışkırtma hareketi, ortalama günde bir provokasyon demektir. Ancak bizimki gibi disiplinli ve yüksek moralli bir ordu bu tür düşmanlıklara soğukkanlılığını yitirmeden karşı koyabilir.

47 ülkenin katılmasıyla Kahire’de toplanan İkinci Bağlantısız Ülkeler Devlet ve Hükümet Başkanları Konferansı’nda oybirliğiyle şu anlaşmaya kabul edildi:

“Yabancı askeri üslerin, uluslar üzerinde bir baskı aracına dönüştüğünü, halkların kurtuluşunu ve kendi öz ideolojik, politik, ekonomik ve kültürel temelleri üzerinde gelişimlerini engellediğini endişeyle göreni konferansımız, topraklarından yabancı üslerin kaldırılması için mücadele veren ülkeleri desteklediğini açıklamak ister ve tüm devletlere, başka ülkelerde bulunan askeri birlikleri geri çekmeleri, derhal üslerini kapatmaları için çağrıda bulunmayı görev bilir.

Konferansımız, Amerika Birleşik Devletleri’nin Küba halkının ve hükümetinin kararlarına karşı gelerek ve Belgrad Konferansı Bildirisi hükümlerine aykırı olarak Guantanamo’da (Küba’da) askeri deniz üssü bulundurmasını Küba’nın egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saldırı sayar.

Küba hükümetinin Guantanamo Deniz Üssü’nde Amerika Birleşik Devletleri ile eşit haklara sahip olmak koşuluyla çözümü onayladığını göz önüne alan Konferansımız, Birleşik Devletler’in askeri üssü kaldırmak için Küba Hükümetiyle görüşmelere başlamasını talep eder.”

Amerika Birleşik Devletleri, Kahire Konferansı’nın bu isteğini karşılıksız bıraktı. Amacı, bu bölgeyi, saldırıları sürdürmek için sonsuza dek elinde bulundurmaktı.

Halkların “Birleşik Devletler Sömürgeler Bakanlığı” adını taktığı Amerika Devletleri Örgütü, bizi saflarından çıkardıktan sonra “enerjik biçimde” suçlamış, üyelerine Küba ile diplomatik ve ticari ilişkileri çağrısını yapmıştır. Amerika Devletleri Örgütü, ne zaman ve, hangi sebeple olursa olsun ülkemize yapılan saldırıları onaylamış, böylece en temel uluslararası yasaları çiğnemiş, Birleşmiş Milletleri hiçe saymıştır. Uruguay, Bolivya, Şili ve Meksika bu önlemlere karşı oy kullandılar. Meksika hükümeti bu önlemlere uymayı reddetmiştir. O zamandan bu yana, Latin Amerika’da sadece Meksika ile ilişkilerimizi devam edebildi. Bu sayede, emperyalizmin saldırıları için gerekli koşullardan biri daha gerçekleşti.

Latin Amerika ile yakınlığımızın, bizi birleştiren tarihi ve kültürel bağlara dayandığını bir kez daha belirtmek isteriz. Konuştuğumuz dilin, kültürümüzün ve geçmişteki efendimizin ortak oluşu bizi ayrılmaz kılıyor. Latin Amerika’nın, ABD boyunduruğundan kurtulmasını, istememiz bu sebeptendir. Burada temsilcileri bulunan Latin Amerika ülkelerinden herhangi biri Küba ile ilişki kurmaya karar verirse, eşitlik temeline dayanması koşuluyla bunu sevinçle kabul ederiz. Küba’yı özgür bir ülke olarak tanımak bize lütufta bulunmak değildir. Küba’nın özgürlüğünü, kurtuluş mücadelesi verdiğimiz günlerinde kanımız ve canımız pahasına elde ettik. Özgürlüğü, Yankee emperyalizmine karşı kanımız ve canımız pahasına savunduk.

Başka ülkelerin iç işlerine karıştığımız yolundaki suçlamalarını reddetmekle birlikte, özgürlükleri için savaş veren halklarla olan dayanışmamızı inkar etmeyiz. Dünya kamuoyu önünde, Birleşmiş Milletler Anlaşmasında bahsi geçen egemenlik haklarına kavuşmak için mücadele veren halkları, dünyanın neresinde olursa olsunlar desteklediğimizi açıklamayı halkımız ve hükümetimiz adına borç biliriz.

Birleşik Devletler, ise ülkelerin içişlerine açıktan açığa karışmaktan rahatsızlık duymaz. Tarih boyunca Latin Amerika’da, yaptıkları başka türlü açıklanamaz. Küba da, XX. yy başlarından beri bu acı gerçeği yaşayarak gördü. Kolombiya, Venezuela, Nikaragua, genellikle Orta Amerika, Meksika, Haiti, Santo-Domingo da bu gerçeği biliyorlar.

Şu son yıllarda, bizden başkaları da saldırıya uğradı. Panama’nın kanal bölgesinde deniz erleri, savunmasız halkın üzerine soğukkanlılıkla ateş açtı. Santo Domingo’da, Trujillo’nun öldürülmesinin ardından halkın isyan etmesini önlemek için Yankee donanması karasuları içine girdi, Kolombiya’da, Gaitan’in katlinden sonra baş gösteren ayaklanmanın hemen ardından başkenti ele geçirdi.*

Başka ülkelerin içişlerine müdahaleler, askeri görevler görünümü altında yapılır. Askeri görevliler, çeşitli ülkelerde bu amaçla yetiştirilen askeri güçleri örgütleyerek, baskı ve Latin Amerika kıtasında son zamanlarda sık sık tekrarlanan askeri darbe hareketlerine katılırlar.

O Dominikalı diktatör Rafael Trujillo 30 Mayıs 1961 tarihinde öldürüldü. 1961 Kasımında, Trujillo’nun iki erkek kardeşinin Santo Domingo’ya dönmesiyle başlayan halk ayaklanmasının büyümesiyle birlikte, Washington, Santo-Domingo kıyılarına savaş gemilerini gönderdi. 1948 Nisan'ında, Kolombiya Liberal Parti lider, Jörge E, Gaitan’ın katledilmesi üzerine Bogotazo diye anılan halk isyanı baş gösterdi.

Birleşik Devletler’e bağlı askeri güçler, Venezuela, Kolombiya ve Guatemala’da özgürlükleri için savaşan halklara baskı uyguladı. Venezuela’da, sadece orduya ve polise danışmanlık yapmasıyla birlikte, ayaklanan geniş bölgelerdeki köylü halka karşı uçakla katliam hareketine girişmişlerdir. Bu bölgelerde mevzilenen Yankee birlikleri, doğrudan doğruya müdahaleyi artıracak her türlü baskı hareketine başvurmuşlardır.

Emperyalistler, Latin Amerika halklarını ezmeye hazırlanıyor. Artık, uluslararası bir cinayet örgütü gibi davranıyorlar. Birleşik Devletler, sözüm ona özgür kuruluşları savunmak için ülkelerin iç işlerine karışmaktadır. Bir gün mutlaka, bu Genel Kurul daha olgun hale gelecek ve Amerika Birleşik Devletleri hükümetinden, bu ülkede yaşayan siyah derili ve Latin Amerika kökenli insanların yaşama güvencelerini isteyecektir. Bu insanların birçoğu doğuştan ABD vatandaşıdır ya da sonradan yurttaşlığa kabul edilmişlerdir. Kendi çocuklarını öldürenler, ya da derisinin renginden dolayı yurttaşlarını aşağı görenler, zencileri öldürenleri serbest bırakanlar, böylelerini koruyanlar, üstelik de özgür insanlar olarak yasal haklarını arayan siyah halkı cezalandıranlar kendilerini özgürlüğün bekçileri sayabilirler mi? Bugün, Genel Kurulun, bütün bu olaylar için açıklama isteyecek durumda olmadığını biliyoruz. Yine de, Birleşik Devletler hükümetinin özgürlük abidesi olmadığı, sadece dünya halklarına ve büyük ölçüde de kendi halkına karşı sömürü ve baskıyı sürdürmeyi amaçlayan bir ülke olduğu apaçık bir şekilde söylenmelidir.

Küba’nın ve Amerika Devletleri Örgütü’nün durumundan açıkça anlaşılmayacak bir dille bahseden bazı delegelere cevap olarak Latin Amerika halklarının bu uşak ruhlu, satılık hükümetlere ihanetlerinin hesabını bir gün mutlaka soracağını açıkça bildirmek isteriz.

Sayın delegeler, kimseye zincirlerle bağlı olmayan, yabancı sermayeye bağımlılığına son vermiş, siyasetine yön verecek prokonsüllerden arınmış, özgür ve egemen bir devlet olan Küba, bu topluluğun karşısında başını dik tutarak konuşabilir ve kendisine verilen “Latin Amerika’nın özgür toprağı” adına hak kazandığını kanıtlayabilir.

Bizim örneğimiz tüm Latin Amerika Kıtası’nda etkisini gösterecektir. Şimdiden Guatemala’da, Kolombiya’da ve Venezuala’da etkimiz görülmüştür.

Artık yalnız başına kalmış halklar söz konusu değildir, önemsiz düşmanlar, savsaklanabilecek güçler de var olamaz. İkinci Havana Bildirisi’nde belirtildiği gibi:

Latin Amerika'da güçsüz ülke yoktur. Bizler avın sefaleti çeken, aynı duyguları paylaşan ortak düşmanlara sahip olan, aynı güzel geleceği özleyen ve dünyanın tüm dürüst insanlarının desteğinden yararlanan iki yüz milyon çocuklu bir ailenin evlatlarıyız.

Bu destan, acıyla dolu Latin Amerika topraklarında pek bol bulunan aç yerli halk yığınları, topraksız köylüler, sömürülen işçiler, ilerici kitleler, dürüst ve yetenekli aydınlar tarafından yazılacaktır. Emperyalizmin küçük gördüğü halklarımız, kitle halinde mücadele ve düşüncelerle, bu destanı gerçeğe dönüştüreceğinden kimsenin şüphesi olmasın. Bugüne kadar küçümsenen, önemsenmeyen halklarımız, artık emperyalistlerin uykularını bile kaçırmaktadır. Bizi hep güçsüz ve uysal bir sürü olarak gören emperyalistler, şimdi iki yüz milyon Latin Amerikalı'nın oluşturduğu dev sürü karşısında korkuya kapılmış, bu dev kitle içinde, Yankee tekelci kapitalizminin mezar kazıcılarını görmenin endişesini yaşamaktadır.

Şimdi, Latin Amerika Kıtası’nın her tarafında, intikam zamanının geldiğini gösteren apaçık belirtiler ortaya çıkmıştır. Şimdi bu adsız kitle, bu rengârenk kıtanın her yerinde aynı acılan, aynı hayal kırıklıklarını dile getiren şarkılar söyleyen bu rengârenk Latin Amerika, yüzü gülmeyen, kaderine sessizce razı olmak zorunda bırakılan bu Latin Amerika artık tarihini kendi yazmak istiyor. Kendi tarihine geçmek, tarihini kanıyla yazmak, bu uğurda acı çekmek ve ölmek istiyor.

Bugün Latin Amerika’nın dağlarında ve ovalarında, yaylalarında ve vahşi ormanlarında, ıssız köşelerinde büyük kentlerindeki trafik karmaşasının ortasında, okyanuslarının ve nehirlerinin kıyısında, insanlar uyanıyor, ki kıpırdıyor. Kendilerine ait olan ne varsa onun uğruna canını vermeye hazır, 500 yıldır şunun bunun tarafından birer birer gasp edilen hakları yeniden almaya hazır, kaygılı eller ileriye doğru uzanıyor. Şimdi, tarih Latin Amerika’da yaşayan yoksullarını, tarihlerini kendileri yazmak kararındakileri, horlananları hesaba katmak durumundadır. Onlar şimdi yolda, yayan, her gün, yüzlerce kilometrelik bitmek tükenmek bilmeyen bir yürüyüşle yönetim “doruğuna” ulaşmaya, haklarını elde etmeye doğru gidiyorlar.

Onlar şimdi silahlı. Taşlarla, sopalarla, machetelerle, şu ya da bu yönde, her gün topraklan işgal ediyor, kendilerinin olan toprağa daha da sarılıyor, onu canları pahasına olsa dahi hiç korkmadan savunuyorlar. Onlar şimdi pankartlar, bayraklar, sloganlar taşıyor, bunları dağların rüzgârında, ovalar boyunca dalgalandırıyorlar. Adalet isteyen bu öfke dalgası, bastırılmış kinlerin, ayaklar altına alınmış hakların bu kabaran dalgası, Latin Amerika topraklarından yükselen bu devrim dalgası hiçbir zaman durmayacak, yenileri eklenerek devam edecektir. Geçen her gün, bu dalga daha da büyüyecektir. Çünkü en büyük sayıdan, her yönüyle çoğunluktan, emeğiyle zenginlikleri biriktirenlerden, değerleri yaratanlardan, tarihin tekerleklerini döndürenlerden, uyutulduktan sersemletici uzun uykudan artık uyananlardan oluşmaktadır.

Çünkü bu büyük insan kitlesi “Yeter!” demiş ve yürüyüşe geçmiştir artık. Devlerin bu yürüyüşü gerçek bağımsızlığa, uğruna bir şey elde edemeden binlerce kez öldükleri gerçek özgürlüğe kavuşmalarına dek duracağını beklemeyin. Bugün ölenler, Playa Giron’daki Kübalılar gibi, biricik, gerçek, vazgeçilmez, asla geri vermeyecekleri bağımsızlıktan uğruna öleceklerdir.

Tüm bu olanlar, Sayın Delegeler, tüm kıtanın bu yeni iradesi, kitlelerimizin mücadele kararlılığının dile getiriliş şekli olan, istilacının silahlı kolunu felce uğratan çığlıkla özetlenebilir. Bu çığlık, tüm dünya halklarınca, özellikle de Sovyetler Birliği’nin liderliğindeki sosyalist kamp ülkelerinde anlaşılmış ve benimsenmiştir.

Ya özgür vatan, ya ölüm!

Birleşmiş Milletler - 1964
Che Guevara