11 Ocak 2014 Cumartesi

Cephe - Yavuz Alogan

Devrimciler her şart altında mücadeleyi sürdürebileceklerine inanırlar. İçinde bulundukları siyasi ortam, mensup oldukları parti ya da hareket saldırıya uğrayıp ağır yenilgiler alsa da varlığını sürdürenlerin bir şekilde tertiplenip yola devam edeceğine olan inanç,  devrimci olmanın koşullarından biridir.

Yakın geçmişe baktığımızda, ülkemizdeki devrimci hareketlerin iki kez;  birincisi 1972-1974, ikincisi 1980-1986’da olmak üzere tamamen dağıldığını, yeni başlangıçların geçmişten bir tür kopuşla mümkün olabildiğini görürüz. Sloganlar aynı kalsa da, hareketlerin  programatik yapısı önemli ölçüde değişmiştir.

1963-1972 ile 1974-1980 dönemlerinde sol düşüncenin hegemonik bir ağırlığı, saygınlığı vardı. İdeolojik bakımdan üstün ve yaygındı; emperyalizme bağımlı devletle organik ilişki içinde olan her türlü sağ görüş karşısında  sarsılmaz bir özgüvene sahipti.

Bu dönemleri izleyen kesinti ve gerilemeler hep  kaba polis gücüyle, birincisinde sıkıyönetim, ikincisinde askeri diktatörlük altında gerçekleşti.  Her iki dönemde de sosyalizmin küresel çapta bölünmüş yapısı, sosyalist solun bir cephe halinde örgütlenmesini engellemiştir. Sosyal demokrat düşünce ve örgüt yapısı ise özellikle 1977’den sonra kendi dışında kalan solun tasfiyesi, en azından kendi saflarından uzak tutulması için uğraşmıştır.

Günümüzde durum farklıdır: sosyalist sol fiziki bir baskıya değil,  toplumun büyük kesimini kapsayan  dinci gericiliğe, zengin ve popüler  bir söylem içeriğine sahip olan  İslami bir  ideolojinin hegemonik baskısına maruzdur. Sosyalist solun etkinlik alanı neredeyse kendi varlık alanına kadar daralmıştır. Üstelik bu  daralan alanda sosyalist solun Alevilik ve Kemalizm gibi,  müttefik olarak değer taşımakla birlikte, özünde Marksist materyalizme yabancı olan dini ve milliyetçi unsurlarla karışmış olduğu da bir gerçektir. Bunların, halk kitleleri nezdinde; laisizm, anti-emperyalizm, ulusal kurtuluşçuluk bağlamında sembolik değerleri çok büyüktür, ancak sosyalistler saygıda kusur etmemekle birlikte kendilerini bunlarla telif edip tanımlayamazlar.

Faşizm ya da iç savaş gibi kritik anlarda, mevcut bütün güçlerin birleştirilmesi sosyalistlerin gündemine  girmiştir.  Tarihte başarılı ve başarısız pek çok örneği vardır. Bunların içinde en belirgin  dersler, İspanya’da 1936-1939, Almanya’da ise özellikle 1928-1933 arasında yaşananlardan çıkarılabilir. Bu dönemlere ilişkin çok değerli kaynaklara sahibiz. Mesela, Aydın Emeç’in çevirdiği, Pierre Broue ve Emile Temmime’in İspanya İç Savaşı (her nasılsa!  Hürriyet Yayınları, 1976); gene, benim çevirdiğim,  Ronald Fraser’ın   İspanya’nın Kanı, İç Savaş Deneyimi (Belge, 1995), bütün olayları ve taraflarıyla  cephe ve iç savaş dinamiklerini  objektif ölçülerle anlatan çok değerli kitaplardır.

Fakat İtalyan, İspanyol ve Alman faşizmi hakkında, gene tarihsel olaylardan hareketle  neredeyse günü gününe yazılan en kapsamlı ve derinlikli Marksist analizi Troçki’nin kitaplarında bulabiliriz. Özellikle, Faşizme Karşı Mücadele (İlk bs. Köz, 1977, Çev. Orhan Dilber-Orhan Koçak) önemlidir. Bu kitabı, özellikle sosyalist solda geçmişte çok fazla okunan Dimitrov’un Faşizme Karşı Birleşik Cephe adlı kitabıyla birlikte okumak çok öğretici olacaktır. Aynı yazarın İspanyol İç Savaşı hakkında yazdığı kitap da önemlidir; ancak Alman ve Rus Marksizm’i Akdeniz kültürüne biraz yabancı olduğu için ve o sırada  Troçki’nin POUM ile Izquierda Comunista çekişmesine müdahale çabaları yüzünden, birincisi kadar  net bir Marksist analiz içermez.

Yemek tarifi arar gibi kitaplarda reçete bulup AKP faşizmine ve muhtemel bir iç savaşa karşı cephe önerisinde bulunamayız elbette. Kaldı ki yukarıda belirttiğimiz  tarihi örneklerde, hareket halinde ve partiler, sendikalar içinde örgütlü muazzam işçi kitlelerinin  fiili mücadelesi Marksist analizlerin temelini oluşturmuştur.

Ancak Türkiye’deki  sosyalist solun bütün kesimlerinin, yaklaşan fiziki ve sürmekte olan ideolojik saldırıyı göğüslemek, işçi sınıfına ulaşmak için bir tür cepheleşmenin kaçınılmaz olduğunu derinlemesine kavradığından da kuşku duyamayız. Burada önemli olan, dini/emperyalist ideolojik saldırıya karşı  birlikte hareket etme gereğini kavramaktır. 1971 ya da 1980’deki gibi fiziki baskılar dağıtıcı olabilir, ancak öldürücü değildir; oysa sürekli ve kitlesel bir ideolojik baskı/hegemonya, örnekleri  Ortadoğu ülkelerinde görülen türden bir kuşatmayı, giderek yok oluşu beraberinde getirecektir.

Devletin kurumlarını  ele geçiren kitleselleşmiş faşizm ortamında derdinizi anlatamazsınız. Öyle bir an gelir ki   kitle  iletişim araçları sizi nasıl tanıtırlarsa halkın gözünde öyle olursunuz. Dikkat edelim,  yandaş medya hiçbir fark gözetmeden sosyalist solun tamamına “terörist” deme eğiliminde. Bir keresinde Adapazarı’nda, ölüm yıldönümünde Mahir Çayan posteri yapıştıran gençlere kalabalık bir kitle saldırmıştı; çünkü resimdeki kişiyi Öcalan sanmışlardı. Beni çok etkileyen bir olaydır. Tanımıyorlar. 1980’de doğanlar bugün 33 yaşında. Haziran Ayaklanması’na katılan kitleler dışında, hızla derinleşen ideolojik bir gericilik istilasına ve kitlesel bir bellek kaybına maruz bulunmaktayız.

Gerici siyasi yapılar tam bir hegemonya kurup, devletin tamamını  ele geçirdikleri zaman her şey çok farklı olabilir. Bu yüzden sosyalist solun bir cephe halinde mücadele ederek Haziran Ayaklanması’nı sürdürmesi  gerekir. Cephe   aşağıdan değil yukarıdan kurulur. Parti kongrelerinde ve her türlü oluşumda aşağıdan (“taban”dan) tartışa tartışa yukarıya doğru fikir oluşturma çabaları, tantana yaratıp rüzgâr estirmesine rağmen, yakın geçmişte hep gereksiz bir enerji ve zaman kaybına, dağılmaya neden olmuştur. Zaten her şey yukarıdan ya da yukarılardan kararlaştırılmıştır  yakın ve uzak geçmişte. Bugün de öyledir. Gösteri yapmaya gerek yok. Cepheler  var olan hareketler tarafından özellikle yukarıdan kurulur.

Siyasi partilerin, sendikaların, hareketlerin temsilcileri  süresiz görüşerek cephenin hedeflerini ve çalışma yöntemlerini;  üye sayıları,  iletişim imkânları, deneyimleri, kadro yapıları vb. farklı olan  müttefiklerin ortak hedef için birlikte mücadele ederken birbirlerinin ayağına basmamak için ne yapacaklarını, cephenin kolektif yönetiminin nasıl oluşup işleyeceğini saptarlar, yazılı bir protokole bağlarlar ve bir bildirgeyle açıklarlar. Bir Cumartesi günü basın açıklaması, ertesi gün bir miting yapılır ve cephe faaliyete geçer. Budur…

Bu türden cephe müzakerelerinde, partilerin/hareketlerin gelmişleri geçmişleri, ideolojik/politik yanlışları/doğruları, hataları/sevapları  vs. tartışılmaz.  Sadece hedef, yöntem, imkânların paylaşımı, çalışma tarzı, hangi illerde nasıl örgütlenileceği vs. karara bağlanır. Sosyalistlerin cephesi, teknik ve örgütsel; hedeflere, yöntemlere, işleyişe ilişkin bir süreçtir. Kendisini oyların parayla  satın alındığı, kliental, Amerikanvari seçim ortamlarının karşısında konumlandırır.  Türkiye’de burjuva anlamda bile bir “demokrasi” yoktur ve seçim yasası radikal bir değişikliğe uğramadığı sürece de olmayacaktır. Bunu halka anlatmak sosyalistlerin değilse kimin görevidir? Seçim tiyatrolarında rol almanın hiçbir faydası yoktur; sistemin sahte meşruiyetini güçlendirmeye yarar.

Sosyalistlerin cephesi kurulduktan sonra herkesle, mevcut iktidara muhalif bütün unsurlarla,   sosyal demokratlarla, Kemalistlerle, ilerici dindarlarla, AKP’ye muhalif askerlerle, sendika kurmak isteyen polislerle; ortak düşmana, emperyalizme ve gericiliğe, her türlü etnik ve mezhebi kimlik siyasetine   karşı her türlü ittifak kurulabilir.  Doğada, toplumda ve siyasette hiçbir şey saf haliyle mevcut değildir.  Karargâha kendi bayrağınızı dikmişseniz, hedefe yönelik  herhangi bir ittifaktan çekinmeniz için hiçbir sebep yoktur.

Sosyalist solun bütün gruplarının acil bir  cephe ihtiyacı duydukları kesindir (bizim gördüğümüzü herkes görüyor).  Burada en çok işitilen söz, “diğerleri yanaşmıyor,” sözüdür.  Bunun ardından, siyasi mücadele cephesi mantığına ters düşen “madem öyle, biz de kendi cephemizi kurarız,” düşüncesi gelmektedir. Bireylerden oluşan bir cephe; başka deyişle üye yazım kampanyası ya da sempatizanlarla temas kurma  çabasıyla gerçekleştirilen birliktelikler “cephe” kavramıyla tanımlanamaz; öte yanda, hiç olmayacak sağcı gruplar ve figürlerle cephe kurmanın bir koşulu olarak sosyalizmden vazgeçmiş gibi görünmek de ileriki evrelerde kendisini sosyalist olarak tanımlayan pek çok genç insanı zor durumda bırakacaktır. Herkes ayrı bir cephe kurup birbirine karşı cepheleşirse,  yakın tarihte iki kez trajedi olan şey çok gülünç bir komedi olacak  ve ancak mizahı yapılabilecektir.

Her grubun kendi cephesini kurması toplamda hiçbir fark yaratmaz. Burada “cephe” kavramının, tıpkı “genel grev” kavramı gibi  anlamsızlaştığını görürüz.  Türkiye’nin tarihinde gerçek  bir genel grev yok. Fakat çok sık “genel grev” ilan eden ya da genel grev tehdidinde bulunan sendikalar var.  Üye sayısı hızla eriyen kıytırık sendikanın, örgütünü genişletip güçlendirecek yerde, sokağa çıkıp “emekten gelen gücümüz,” “genel grev yaparız” diye tehditler savurması,  önceleri belki hükümetleri ve burjuvaziyi güldürüyordu; ama şimdi duyulmuyor bile.

“Cephe” kavramını da bu hale getirmemek lazım.

Yavuz Alogan
Red / Ocak 2014

Hiç yorum yok: