2 Ocak 2014 Perşembe

Yeryüzü çocukları #Gezi

Gezi Direnişi, bir doğa koruma eylemi olarak başlayıp Türkiye’nin her yerine yayıldı: Giderek büyük bir hak ve özgürlükler hareketine dönüştü. Gençler, dünyaya ilham vererek yeryüzünün çocukları oldular.

Her kesimden ve her sınıftan gençler Taksim’e ve Gezi’ye aktı. Günler ve gecelerce kendilerini ifade etmenin, özgürlüklerini gerçekleştirmenin en güzel ve yaratıcı yollarını buldular. Tamamen örgütsüz bir kitle, en ufak bir olumsuzluğa izin vermeden, benzeri görülmemiş bir eşitlikçi ruh ve dayanışma anlayışı geliştirdi. Tabi ki devrimcilerin öncülüğünde. Fakat asıl en önemlisi birbirini tanımayan ve birbirlerinden farklı düşünen, farklı yaşayan bu insanlar saygıyı, nezaketi, sevgiyi, gülümsemeyi, neşeyi birbirlerinden esirgemediler. Gezi Parkı’nı özgürlüklerin egemen olduğu bir ütopya adasına dönüştürdüler. Polis, çekildikten sonra Taksim ve Gezi Parkı 12 gün boyunca görkemli gösterilere sahne oldu. Meydan hep kalabalıkları ve eylemcilerin neşe, sevinç ve umutlarını ağırladı.

#Gezi: Komün, barış, huzur ve sosyalizmdi.
Taksim Sahnesi
Atatürk Kültür Merkezi (AKM)’nin Taksim Meydanı’na hâkim geniş cephesi, 1 Haziran’da yüz binler Taksim’e aktığında bir gösterene dönüştü: Flamalar, bayraklar, posterler ve pankartlarla süslendi. Binanın muazzam büyüklükteki cephesi, Gezi olaylarını özetleyen, anlatan, yansıtan bir sahne haline geldi. Yıktırılma niyetiyle daha önceden boşaltılmış olan AKM binası da 12 gün boyunca göstericilerin elinde kaldı.

Yeni zamanlara hoş geldiniz
Hareketin büyümesinde ve yayılmasında sosyal medyanın önemli bir rolü olmuştu. Medyanın olaylar karşısındaki suskunluğu, bilgisayar ve akıllı telefon kullanıcısı yeni kuşağı Twitter, Facebook gibi ağlardan haber almaya ve iletişime yöneltti. Taksim Meydanı’nın polisçe boşaltıldığı 11 Haziran akşamı Gezi Parkı’na sığınan gençler, polis müdahalesinin en yoğun olduğu bu anlarda bile gelişmeleri izlemekten, arkadaşlarını bilgilendirmekten vazgeçmediler.

Doğan Haber Ajansı muhabiri Uğur Can'ın objektifine takılan görüntü de BDP bayrağı taşıyan bir genç, saçlarını, üzerinde Mustafa Kemal'in resmi olan bir Türk bayrağıyla örtmüş olan bir kızın elinden tutarak tazyikli sudan kaçmaya çalışıyor. Tam o esnada bir başka gösterici ise, bu genç 'çifti' korumak istercesine, onların kaçmakta olduğu yöne doğru iki eliyle "Bozkurt" işareti yaparak protestosunu gerçekleştiriyor...
Her görüşten insanlar Gezi Parkı direnişine katıldı. Bunun en çarpıcı görüntülerinden biri, polisin Taksim Meydanı’nı boşaltmak için 11 Haziran’da başlattığı müdahale sırasında yaşandı. Meydandaki kalabalığa yönelen bir TOMA’yı (Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı) elinde Türk bayrağı bulunan bir genç durdurmaya çalışıyordu. TOMA’dan sıkılan suyla yere yıkılmak üzereyken BDP bayrağı taşıyan bir kişi onu elinden tutup götürdü. Tam o sırada, ülkücü bir yurttaş bozkurt işareti yaparak onlara destek oluyordu.

Erdoğan’ın Ankara mitingindeki açıklamalarının hemen ardından, 15 Haziran akşamı polis bu kez Gezi Parkı’nı boşaltmak üzere harekete geçti. Bir yandan yoğun biber gazı kullanılırken, TOMA’lar da su sıkarak Gezi Parkı’nı korumaya çalışan göstericileri dağıtmaya çalıştı. Bazı göstericiler İstiklal Caddesi’nde bedenlerini siper ederek TOMA’ları durdurmaya çalıştılar.

Biber gazı sık bakalım
En yoğun çatışmalar, 31 Mayıs’ta, gün içinde başladı ve yoğunlaşarak gece boyunca sürdü. Polis, İstiklal Caddesi’nden Taksim’e çıkmaya çalışan gençlere hiç ara vermeden biber gazı bombalarıyla müdahale etti. Bu gaz bulutları içinde gençler, “Sık bakalım, biber gazı sık bakalım” diye tezahürat yapıyorlardı. Bu çatışmalar 24 saatten fazla sürdü ve polisin Taksim’den çekilmesiyle son buldu. Ancak bu kez çatışmalar Beşiktaş’a ve Dolmabahçe’ye kaydı. 3 Haziran’dan itibaren gösteriler barışçıl bir karakter kazandı.

Taksim'de polise taş ve soda şişelerinin yanı sıra havai fişeklerle "Sık bakalım" dendiği anlar.
Taksim’de gerginliğin zirve yaptığı anlarda bile huzur ve güven hâkim duyguydu. Gençler,  yaşlılar, çocuklu aileler, “ben de oradaydım” duygusunu yaşamak isteyen herkes Taksim’e, Gezi Parkı’na aktı. Yanmış otobüsler, devrilmiş araçların içinde bile gösterilerini sürdürdüler.

Sabah saatlerinde çok fazla kalabalık yoktu. Orada da parka daha girmeden, orta bir yerde darp edilmiş bir polis arabası duruyordu. Kimi çocuklar üstüne çıkıp hatıra fotoğrafı çektiriyorlardı. O araba orada belki de Gezi'nin gücünü temsil ediyordu.
Gösterilere örgütsüz gençlerin yanı sıra sivil toplum örgütleri ve siyasal gruplar da katıldı. Bunların arasında Antikapitalist Müslümanlar’ın özel bir yeri ve rolü vardı. Direnişe büyük destek veren Antikapitalist Müslümanlar, vakit namazlarını Gezi’de kıldılar ve devrimciler onlara siper oldular.


Mizahın Gücü
Gösteriler boyunca müthiş bir yaratıcılık ve mizah patlaması yaşandı. Duvar yazıları, sloganlar, eylem ve tavırlar, o güne dek dünyada eşi görülmemiş bir zenginlik ve çeşitlilik sundu. İktidar bütün kurumlarıyla alaya alındı. Bu mizah, hareketin barışçıl bir karakter kazanmasında da belirleyici oldu. Ama asıl olarak, iktidarın sorgulanması ve eleştirilmesinin yolunu açacak demokratik bir geleneğin taşıyıcısı oldu. Bu tür bir mizahi muhalefetin oluşumunda, başından itibaren gösterilerin içinde yer alan çArşı grubu ile sanatçıların ciddi katkısı oldu. Sanatçılar ayrıca, gösterilerin her anını ve ortamını sanatsal etkinliklerle renklendirdiler. 

Taksim Meydanı'nda piyano çalarak Gezi Parkı'na destek veren Davide Martello piyanosunun peşinde.
Taksim’de gösterilere 13 Haziran’dan itibaren çok ilgi uyandıran bir etkinlik eşlik etti. Alman piyanist Davide Martello’nun başlattığı piyano konseri, başka piyanistlerin de katılımıyla iki gün boyunca devam etti. Piyano yağmur altında bile susmadı. 15 Haziran’da meydan dağıtılırken, piyano da polis tarafından el konularak yediemine teslim edildi.

İstanbul Valisi Gezi'de "Anneler, babalar çocuklarınızı gelin alın" açıklamasının ardından Gezi Parkı'nda ilginç bir gelişme yaşandı. 18 gündür Gezi Parkı'nı korumak için eylemde bulunan gençlerin anneleri akşam parka gelerek çocuklarına destek çıktılar. Gezi Parkı'nın etrafında el ele tutuşarak çember yapan yüzlerce anne, çocuklarını korumak için burada olduklarını söylediler. 
Erdoğan’ın Gezi’ye müdahale edileceği yönündeki açıklamaları üzerine 13 Haziran’da anneler Taksim’e çıkıp Gezi Parkı’nı kordona aldı. “Ağaçlarıma dokunma” diyen çocukların anneleri “Çocuklarımıza dokunma” diye bağırıyorlardı.

Göstericiler, polisin çekilmesiyle 1 Haziran’da Taksim’i ve Gezi Parkı’nı doldurdular. Ardından herhangi bir polis müdahalesine karşı Taksim’e çıkan tüm cadde ve sokakları barikatlarla kapattılar. Taksim şenlik içinde bir geceyi yaşarken, Dolmabahçe ve Beşiktaş barikatlara ve sabaha kadar sürecek çatışmalara sahne oldu.

"Polis insan ol!"
Güvenlik güçleri, 11 Haziran’da Taksim çevresindeki barikatları kaldırıp meydanı boşaltma operasyonunu başlattı. Gezi’ye müdahale edilmeyeceği ve gaz atılmayacağı bildirilmesine karşın, parka çok sayıda gaz bombası düştü.

Gezi Parkı 15 Haziran’da sert bir müdahale ile boşaltıldı. Taksim ve çevresini bu kez polis kuşattı. Ertesi gün akşam saatlerine dek Taksim’e çıkmak isteyen gruplarla polis arasında amansız bir mücadele yaşandı. Tam o sırada, bir gösterici tek başına Taksim Meydanı’nda kıpırdamadan durma eylemi başlattı. “Duran adam” yepyeni bir eylem biçimi olarak bir anda Türkiye’ye yayıldı. Pasif direnişin bu en etkili tarzı büyük ilgi çekti ve Taksim, kendi başına meydana gelip duran insanlarla dolup taşmaya başladı.

Gezi Parkı protestoları Taksim'de 2013 - 17 Haziran günü Erdem Gündüz'ün, Gezi Parkı'na müdahalesini protesto etmek için başlattığı eylem. Taksim Meydanı’nın ortasında yüzünü AKM’ye dönerek “Duran” Gündüz’ün bu protestosu kısa sürede sosyal medyada duyuldu ve destek buldu. Gecenin ilerleyen saatlerinde Erdem Gündüz ayrıldı. İlerleyen saatlerde polis bazı duran insanları yaya trafiğini engellediği gerekçesiyle gözaltına alındı. İlerleyen günlerde değişik yerlerde  yeni duran insanlar da ortaya çıktı.
Güvenlik kuvvetlerinin Gezi Parkı’nı boşalttığı gece (15 - 16 Haziran 2013) sadece Taksim’de değil, İstanbul’un pek çok ilçesinde insanlar tepkilerini sokağa çıkarak gösterdiler. Taksim çevresinde ise asıl mücadele Harbiye tarafında yaşandı. Maskeleri ve kasklarıyla direnmeye çalışan yüzlerce genç saatlerce bekledi. 

Hayat güzeldir
Gezi Parkı boşaltıldıktan sonra kimsenin girmesine izin verilmedi. Bunun üzerine gençler, eylemlerini İstanbul’un her yerinde parklara taşıdılar ve her parkı bir forum ve yaşama alanına çevirdiler. Gece geç saatlere kadar süren forumlarda, eleştiri ve özeleştiri yapılıyor, hareketin ve Türkiye’nin geleceğine ilişkin fikirler tartışılıyordu. Tabii hayatın diğer alanları da unutulmuyordu. Kadıköy Yoğurtçu Parkı’ndaki forum sırasında arkadaşlarının bir genç kadının doğum gününü kutlamaları gibi.

Gezi Parkı’nın bir kenarında çalı çırpı ve tellerden “Dilek ağacı” oluşturuldu. Gençler dileklerini, beklentilerini, doğaya ve hayata ilişkin özlemlerini küçük kâğıt parçalarına yazarak ağacın dallarına iliştirdiler. Polis müdahalesi sonrasında bu ağacın dalları alev aldı ve ileride edebi bir eserin konusu olabilecek o dileklerden geriye bir şey kalmadı.

Bunların eline hayatlarımızı ellerimizden alabilecek techizatlar, yetki ve dokunulmazlık zırhı veren teşkilat yapısı elbette elindeki insan malzemesinin farkındadır. Ve bu insan malzemesi onlar için tercih olsa gerekir. Zira polisin işlevi toplumu sürekli denetim altında tutmak ve "Terbiye" etmektir. Terbiye olma, otoriteye isyan et!
Gezi Parkı, göstericilerin denetiminde kaldığı sürece çadırlarla dolup taştı. İstanbul’un ve Türkiye’nin her yerinden doğa tutkunları, aktivistler ve parktaki dayanışmacı hayata katılmak isteyenler orada bir araya geldi.

Park'ın asıl mucizesi, farklı görüşlerden ve kesimlerden insanların kendi kimliklerini saklamadan bir arada bulunmasıydı. Kimse kimseye kendi görüşünü ya da isteğini dayatmadan herkes kendini ifade edebildi.

Parkı'n Divan Oteli’ne bakan kısmı hep bir kriz merkezi gibiydi. Otelin salonlarından biri revire dönüştürülmüştü ve burada yaralılara müdahale ediliyordu. Ancak meydana müdahale olduğunda en güvenilir noktanın burası olduğunu düşünen göstericiler de burada toplanıyordu. Ne var ki son müdahaleden Divan Oteli de nasibini aldı.

Eylem sürecinde AKP ve oligarklarının saldırdığı Divan Otel'i  Gezi olayları sırasında polisten kaçanların sığındığı Divan'dan bir açıklama yapıldı. Açıklamada “Divan İstanbul Oteli’mizin gösterdiği insani yaklaşımın maksadından çok uzak karalayıcı amaçlar ile bağdaştırıldığını üzülerek izlemekteyiz” denildi, eylemcilere sahip çıkıldı.
Gezi Parkı günler boyunca pek çok sanatçıyı ve sanat topluluğunu ağırladı. Gönüllü sanatçılar ve müzik toplulukları konserler verdiler. Borusan Filarmoni Orkestrası konser verirken gençler de sosyal medyadan yayımlamak üzere konseri tablet bilgisayar ve telefonlarıyla kaydediyorlardı.

Gezi Parkı’nda 15 gün boyunca huzur içinde, kimsenin incinmediği bir hayat hüküm sürdü.

Park'ta bir de kütüphane oluşturuldu. Yayınevlerinin ve yurttaşların bağışlarıyla kitap sayısı her geçen gün artan kütüphane oluşturuldu. 

Park'ta her iş imece usulü yapıldı. Örgütsüz gençler alanın denetimi ve güvenliği; temizlik, sağlık ve gıda ihtiyacının düzenlenmesi gibi işleri gönüllülük temelinde ve hiçbir aksamaya meydan vermeden çözdüler.

Gezi Parkı’ndaki “Taksim halkındır” yazısı geceleri mumlarla aydınlatılıyordu.

Sanatçılar için Taksim ve Gezi, hem sanatlarını icra edecekleri hem de ilham alacakları bir ortamdı.

Taksim’in ve Gezi Parkı’nın tamamen boşaltılmasından sonra 16 Haziran’da Beşiktaş Çarşı’da toplanan halk Teşvikiye üzerinden Taksim’e yürümeye çalıştı. Ancak Nişantaşı’ndan öteye geçmelerine izin verilmedi.

Tüm dünyada kontrolden çıkmış devlet gücüne karşı direnişi anlatan “V for Vendetta” filminden alınma maske, rağbet gören aksesuarlar arasındaydı.

Gezi Parkı’nın tarihi
Fransız mimar Henri Prost, 1935-1951 yılları arasında Türkiye’de görev yaptı ve İstanbul’un nazım imar planını hazırladı. Bu planın en önemli uygulama alanlarından biri Taksim ve çevresi oldu. Topçu Kışlası yerine Gezi Parkı yapıldı. 

Sadece fotoğraflarına bakılarak projelendirilen Topçu Kışlası’nın mimari ve tarihi bakımdan aslıyla bir ilgisi yoktu. Ayrıca, bizzat Erdoğan tarafından AVM ve rezidans olacağı açıklanmıştı.

Gezi orantısız zekaydı. Mizah, yaratıcılık en büyük silahtı.
Topçu Kışlası, III. Selim (1789-1807) döneminde kapıkulu askerlerinin topçu sınıfı için inşa edildi. I. Dünya Savaşı’ndan sonra kaderine terk edildi ve ortasındaki avlu stadyum olarak kullanılmaya başlandı. Kışla 1940’ta yıkıldı ve yerine Gezi Parkı kuruldu.

Prost, Gezi Parkı ile devamındaki Nişantaşı’na uzanan, oradan da Dolmabahçe’ye inen büyük alanı bir kent parkı olarak tasarlamıştı. Ancak 1950’li yıllarda, parkın bütünlüğü bozuldu. İlk olarak Proust’un planında 2 No’lu Park denen alanın ortasına, merkezi hükümetin kararıyla Hilton Oteli yaptırıldı. Ardından Taşkışla’nın karşısından başlayarak bu muazzam yeşil alan, çeşitli dönemlerde imara açılarak yok edildi.

Fransız mimar Henri Prost, 1935 - 1951 yılları arasında Türkiye’de görev yaptı ve İstanbul’un nazım imar planını hazırladı. Bu planın en önemli uygulama alanlarından biri Taksim ve çevresi oldu. Topçu Kışlası yerine Gezi Parkı yapıldı.

Ütopya adası
İş makineleri, Gezi Parkı’na Divan Oteli tarafından girdi ve bazı ağaçları söküp attı. Direnişçiler günler süren bir mücadeleyle parkın yıkımını, ağaçların sökümünü durdurdular ve parka tekrar ağaç dikmeye, parkı çiçeklendirmeye başladılar.

POMA: Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı’na (TOMA) atfen, Polisiye Olaylara Müdahale Aracı  (POMA) muazzam bir emek barındırıyordu. TOMA'ya karşı POMA!
Biz, hepimiz onları ilk kez asırlık ağaçlara sarılan bedenler olarak gördük. Dal gibi bedenler.  Kırılgan, narin, öfkeden ve kinden uzak, sökülmesine direndikleri ağaçlar kadar sakin. Eşitlikçi ve hiyerarşi dışı bir dayanışma ruhuyla, kendilerini bir darbede ezip geçecek devasa bir gücün; büyük muktedirle gelen şiddet dalgasının karşısında öylece duruyorlardı. 

Kendilerine güveniyorlardı ama bir zamanlar dünyayı düzeltmeye kalkan bizlerin (her kuşak bir şekilde dünyayı düzeltmeye kalkışmıştır) bilgiçliğinden ve kibrinden uzak, mütevazı bir güven duygusuydu bu. Bazılarımız için, kendileriyle ilgili olmayan bir mesele (üç ağaç) uğruna hayatlarını ortaya koymaları gayet tuhaf bir durumdu. Bir şeylerin ters gittiğini düşünen ve hoşumuza gitmeyen şeyler karşısında öfke duyan bazılarımız için de bir çaresizlik gösterisiydi. Evet, yani, ne yapılabilirdi ki? 

Oysa onlar bu soruya çok basit bir cevap veriyorlardı. “Ağaçlara dokunmayın, parkımıza dokunmayın, doğamıza dokunmayın.” Üstelik sadece Gezi Parkı’nda değil, aynı şeyi Loç Vadisi’nde de, Fırtına Deresi’nde de, Akkuyu’da da söylemişlerdi. Sulukule ve Tarlabaşı’nda da görmüştük onları, Hasankeyf ve Allianoi’de de. Sesleri duyulmamıştı. Sessizliklerinden ya da güçsüzlüklerinden değil; duymak istememiştik onları. Devletin ve medyanın onları görünmez kılmasına rıza göstermiştik. 


“Sağlam çocuklar yetiştirmek, bozulmuş yetişkinleri düzeltmekten kolaydır!” 
Şimdi ülkenin en büyük kentinin tam kalbinde, dozerlerin önünde ortaya çıktıklarında üzerlerindeki görünmezlik perdesi aralandı. Köklerinden savrulan ağacın hışırtısıyla genç bedenlerden fışkıran çığlıklar birbirine karışıp büyük bir depremin yeraltı uğultusuna dönüştü. Şehrin ana arterlerinden en ücra sokaklarına dalga dalga yayıldı. O gün okullarından ayrılan öğrenciler, öğretmenler, bürolarında, işyerlerinde mesailerini tamamlayanlar, işten çıkan işçiler, işsizler; her sınıftan ve her kesimden gençler, çArşı başta olmak üzere taraftar grupları dört bir yanı polis tarafından kuşatılmış Taksim’e aktılar. Yoksul ya da zengin, solcu ya da sağcı; vicdanlarının sesine kulak verenler, çoğaldıkça çoğaldılar. 

Büyük bir yürek ferahlığı, büyük bir gönül rahatlığı içindeydiler. Ve öfkeliydiler; o ağacın ve o ağaca sarılan genç bedenin varlığına kast eden devasa makinenin çelik elinin kalplerine daldığını hissetmişlerdi. Ağaca yönelen şiddetle,  özgürlüklerine, yaşama tarzlarına, değer ve alışkanlıklarına, özgürce akıl yürütme ve özgürce değerlendirme yetisine, yani doğalarına yönelen ve yıllardan beri kişiliklerini örseleyen mütehakkim saldırının bir ve aynı şey olduğunu kavramışlardı. “Neyin doğru neyin yanlış, neyin iyi neyin kötü, neyin adil olduğu neyin olmadığı” hakkında devletin o hoyrat “Ben bilirim, ben karar veririm” tavrının, kendilerini yok sayan öjenik bir tutum olduğunu fark etmişlerdi. 

Nüfusunun % 16,6’sı gençlerden oluşan Türkiye, Y ve Z kuşağı ile yeni tanıştı. Aynı zamanda sıçrayarak yataktan uyandıran rüyalarla da(...) Genç nüfus kendine ve birbirine yaklaşma devam ettikçe, özgürlüğüne düşkün Y’liler ve Z’liler sokaklara daha çok defa dökülecek gibi. Anlaşılan o ki Gezi Parkı protestolarında yerinden sökülen kaldırım taşları değildi, belki yüzlerce yıldır bina edilmiş yapının kilit taşlarından biri yerinden oynadı, üstelik yıkılma tehlikesi yaratarak değil, göğü gösteren yeni bir pencere açarak. Zira hiç kimse artık eski kendisi değil. Olmayacakta, direniş mayalanıyor.
Kemal Tayfur'un kaleminden ve Atlas dergisinden derleyen FKBC. (Temmuz 2013)

Hiç yorum yok: