31 Mayıs 2014 Cumartesi

Şebnem Sönmez: Başbakan’a her bakışımda dilimden çıkmasa da, ‘Sen katilsin’ diyebilirim

Hayatımıza ilk ‘Mücver Abla’ olarak girmişti. Sahneye “Tat taa” diye girer, “Çökertmeden çıktım da Halil’im” diye türkü çığırmadan duramazdı.

Sonra bir ara ‘Yedi Numara‘nın Zeliha Abla’sı oldu. TV’de kılıktan kılığa girerken, bir yandan da asıl mesleği tiyatroculukta üst üste ödülleri topluyordu. Güçlü oyunculuğu sayesinde sektörde kendine yer edinmeyi başarmıştı.

Ama birçoğumuz Türkiye’yi sarsan Gezi direnişi günlerine dek, gerçek adıyla Şebnem Sönmez’i tam olarak tanımıyorduk. O zamana kadar kendi halinde bir oyuncu sandığımız, en fazla meslek örgütleri içinde gördüğümüz Şebnem Sönmez, bir anda Gezi Parkı direnişinin başrolüne soyunmuştu. Onu eylemlerin içinde koştururken, Taksim Platformu’nun basın duyurusunu okurken görür olduk.

Kimine göre kahraman, kimine göre terörist
TV’ye bu kez Zeliha ya da Mücver olarak değil, tartışma programlarında muhalif bir aydın olarak çıkıyor, sözlerini sakınmadan iktidara verip veriştiriyordu. Öyle ki kimisi için bir ‘kahraman’a, kimisi için ise bir ‘terörist’e dönüştü.

Gezi direnişinin yıldönümünde biz de o günlere geri döndük ve geçen bir yılın değerlendirmesini yapmak üzere Şebnem Sönmez’in kapısını çaldık.

Bir-iki gün içinde başlayacak yeni oyunu ‘Her Yıl Kuşlar Geri Gelir‘in telaşesi içinde sorularımızı yanıtladı. İngiliz yazar Jez Butterworth’un yazdığı oyun, ağaçları kesen, yeni AVM’leri mutlulukla karşılayan ve sonunda karabasanlarıyla baş başa kalan insanların hikâyesini anlatıyor.

Biz de Şebnem Sönmez’le söyleşimizde onun için gerçekliğin nerede başlayıp, oyunun nerede bittiğine dair yanıtları bulmaya çalıştık.

Hayatınız son bir yılda nasıl değişti?
Daha önce tanıdığım birçok insanın o şiddetin ve dayanışmanın içinde soyunup çırılçıplak kaldığını, giyindiğinde de aynı insan olarak yoluna devam ettiğini gördüm. O insanlarla çok mutlu bir hayat yaşayacağımdan emin oldum. Ama orada soyunup giyindiğinde bambaşka olan insanlar da vardı. Onları eledim. Herkesin yürüdüğü yol görünür oldu. Şüphesiz ikinci bir hayat başladı.

Nasıl insanlarla karşılaştınız bu ikinci hayatta?
Fazlasıyla savaşmak zorunda kaldım. Sosyal medyada üstüme saldırtılan insanlar oldu. Ağza alınmayacak tehdit, küfür ve hakaret işittim. Özellikle attığım bir tweet sonrası Melih Gökçek beni hedef gösterdi. Ondan sonra tehditlerin dozu arttı. Bilgisayarım ve cep telefonum hacklendi.

60’a yakın sanatçı fişlendi
İşinizle ilgili sorunlar da oldu mu?
Ben ve eyleme destek veren arkadaşlarım aforoz edildik. Adımızın geçtiği projeler rafa kaldırıldı ya da ismimiz silinerek devam edildi. Sonuçta kanal yöneticileri ve yapımcılar da emir kuluymuş, bunu gördük. Hatta internette benim de aralarında bulunduğum 60’a yakın sanatçının isminin yer aldığı bir yazı dolaştı o dönem: “Şu isimler şu kanallarda ve şu belediyelerin etkinliklerinde kesinlikle yer alamaz” diyordu.

‘Bu kadarı da fazla artık’ dediniz mi?
Ben o kadar büyük bir bedel ödediğimi düşünmüyorum. Ne ölenlerden biriyim ne de evladını kaybeden ailelerle bir akrabalığım var. En büyük bedeli onlar ödedi. O kadar insan öldü, sayısız insan yaralandı. Ne yaptıysak ağaçların kesilmesini engelleyemedik. ODTÜ ormanı yok oldu, 3’üncü köprü tüm hukuksuzluğa rağmen devam ediyor.

Gezi Parkı’na ağaçlar için mi koştunuz?
Gezi Parkı benim anılarımı saklayan bir yer. Cep telefonu daha yokken arkadaşlarımla orada buluşurdum. Kâh güler, kâh ağlardık.

Kocaman İstanbul’da ayak basılacak tek gerçek toprak parçası Gezi’dedir. Herhangi bir afet durumunda, insanların toplanabileceği yer Gezi Parkı’dır. Ağaçların söküleceğini duyduğum zaman bir şey düşünmedim. Oraya koştum, çünkü ağaç kendini koruyamaz.

Benim insana ihtiyacım var
Ağaçlar dışında meseleniz neydi?
Benim Topçu Kışlası’na ya da yeni bir AVM’ye ihtiyacım yok. Benim küçük esnafı daha da öldüren bir yapılaşmaya hiç ihtiyacım yok. Benim insana ihtiyacım var.

Ben, çıkarılan çeşitli zorluklar nedeniyle mesleğimi yapamıyorum. Sahneleri, sinemaları yıktılar; başımıza TÜSAK diye bir şey çıkardılar. Kültür Bakanlığı ‘ahlaka mugayir’ adı altında oyunları cezalandırabileceğine dair fetvalar verdi. Kısacası, “Sen işini yapma”diyorlar.

Bunu yapmazsam ben ne yapacağım, tabii ki savaşacağım. Benim de varlık sebebim bu. Ben mesleğim için savaştım, hiçbir şey olmadı. Dinlenmedik, muhatap alınmadık. Muhatap alınmamak önce kırgınlık ve üzüntü, sonrasında kızgınlık ve öfke yarattı. Diğer meslek alanlarında da bu oldu. Derdimizi nasıl anlatalım? Biz de elbette ağaçları kurtarmaya koştuk.

Sizin de genel sekreteri olduğunuz Oyuncular Sendikası’nın Başkanı Memet Ali Alabora’nın, “Mesele Gezi Parkı değil, sen hâlâ anlamadın mı arkadaş” tweetiyle anlatmak istedikleri bunlar mıydı?
Elbette. Maalesef bu ülkenin başbakanı, bu tweet nedeniyle Memet Ali’yi mitinglerinde yuhalattı. Memet Ali o süreçte evinin yakınına kadar ulaşan çok büyük tehditler aldı. Bir ülkenin başbakanı nasıl bir tehlike görür de, Memet Ali gibi tertemiz bir insanı linç ettirmeye çalışır? Başına bir şey gelseydi bunun hesabını nasıl verecekti? O dönem korumaya aldığımız Memet Ali, temmuz ayından beri İngiltere’de. Eşi, orada bir oyunda rol alıyor. İngiltere’ye zaten gideceklerdi ama bu olaylar nedeniyle biraz erkene aldılar.

Dünyada örneği görülmemiş bir kalkışmaydı
Sanatçılar Gezi’ye ne kattı?
Olay daha görünür hale geldi. Aslına bakarsanız ben kimim ki? Çok yoğun bir şiddetin karşısında hangi kimliğinizle durursunuz, sonuçta bir canınız var. Orada soyunuyorsunuz. Ama işte ne kadar soyunursanız soyunun, sima olarak bilindiğiniz için insanlar doğal olarak size yaklaşıyor.

‘Gezi ruhu’ denilen şey nedir?
Benim için ifade özgürlüğü ve paylaşmak demek. Bu ruh hâlâ sürüyor. O korku duvarı aşıldı artık. Birbirini hiç tanımayan insanlar, “Hayır biz bunu istemiyoruz” diyerek mucizevi şekilde bir araya geldiler.

Gezi’den niye bir lider ya da siyasi parti çıkmadı?
Çıkmaması güzel değil mi? Biz, kendi kendine organize olup harekete geçen bir topluluktuk. Gezi, dünyada örneği görülmemiş bir kalkışmaydı, anonimdi. Ortada bir lider olsaydı, ben zaten Gezi’yi sahiplenmezdim.

‘Gezi masum başladı ama sonra işin içine örgütler girdi’ iddiasında hiç gerçek payı yok mu?
Bu iddiayı ortaya atanlara soruyorum, örgüt ne demek? Örgüt, illegal yapı mı demek? Örgüt, aynı düşünceyle bir araya gelen insanlar topluluğu demektir. Ortada duran örgütten korkulur mu? “Biz de buradayız”diyenden korkulur mu? ‘İllegal bir takım örgütler’ deyip durdular. Kim bunlar Allah aşkına, biri bana açıklasın. Devlet halkına karşı örgütlenmiş, daha ne olsun.

Göbbels’in her önerisine harfiyen uyuyor
“Şebnem Hanım bal gibi siyaset yapıyor” diyenlere lafınız ne olur?
Siyaset demek fikir, ideoloji ve strateji demektir. Uzun ve kısa dönem planlar gerektirir. Biz ise Başbakan’ın o günkü ruh haline göre bir şeyler yaşıyoruz. Almanya’ya gidiyor bir olay, Soma’ya gidiyor başka bir olay. Şiddet devam ettiği için biz can derdindeyiz.

‘Eylemlerimiz sürecektir’ artık devletin sloganı haline geldi. Polisin olmadığı yerde olay çıkmıyor. Ama olay çıksın isteniyor. Bu adam iç savaş çıkarmak için daha ne yapsın? Ama çıkmıyor işte. Çünkü insanlar sağduyulu. Çünkü barıştan yana olan insan eline silah almaz.

AKP yerel seçimlerde yüzde 45 oranında oy aldı. Gezi, halkın büyük bir kısmını ikna edememiş gibi görünüyor. Sizce neden?
Birincisi; televizyonlar bizim değil, şiddeti göstermediler. İkincisi;‘beyefendi’nin gerçekten hayran olduğu bir akım var. O akımın dünyadaki en tehlikeli iletişimcisi [Hitler’in en yakın arkadaşlarından, Nazi partisinin Propaganda Bakanı] Joseph Göbbels’dir. “Bir yalan birinin gözüne bakarak üç kere tekrarlandığında o bir doğrudur” diyen Göbbels’in her önerisine harfiyen uyuyor.

‘Beyefendi’nin mitinglerinde yaptığı konuşmalar, şiddetten geri adım atmaması ve Gezi’nin gücü toplumda şöyle bir algı yarattı: “Eyvah bunlar bizi mahvedecek.” Kim kimi mahvedecek? Biz halkın gözünde maalesef‘terörist’ ve ‘darbeci’ olduk.

İktidar sizi ve size benzeyenleri neden sevmiyor?
İnsanlara kayıtsız şartsız, “Gel seni dinleyeyim” diyen biri tehlikelidir. Kadınım bir kere. Namussuzum belli ki. Diğer kadınlara kötü örnek oluyorum, başörtüsü umurumda değil.

Başbakan’a daha önce açık mektup yazmış ve “Gezi’ye gelsenize, arkamızdan söylediklerinizi yüzümüze bakarak söylesenize, belki o zaman anlarız” demiştim.

Gerçekte ne hissettiğini bana bakarak söyleyebileceğini düşünmüyorum. Çünkü haklı olduğumuzu biliyor. Oysa ben onun yüzüne bakarak gerçek hislerimi söyleyebilirim. Ona her bakışımda dilimden çıkmasa da, “Sen katilsin” diyebilirim. Çünkü “Talimatı ben verdim” demişti. Bununla yüzleşebilir mi? Niye sevsin ki bizi?

Başınıza bir şey gelmesinden korkmuyor musunuz?
Korktuğum şeyler var. İki kere zatürre geçirmiş biri olarak, bir gaz daha yersem çok fena hastalanmaktan korkuyorum. Mesleğim ses, nefes ve bedenle ilgili olduğu için sakat kalmaktan, gözümün çıkmasından çok korkuyorum. Bu kadar çok gaz yiyen insanlarda beş yıl sonra ortaya çıkması muhtemel kanserden çok korkuyorum.

Ama bir insanın düşündüğünü söyleyememesi beter bir şey. Onu yapamazsam işte o zaman kendimden korkarım. ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’nde öldürdüğü bir böcek, karafatma olmaktan korkmuyorum.

Öfkemi güzel bulan varsa hata bende demektir
Toplumdaki kutuplaşma sizi ürkütüyor mu?
Kutuplaşma, nefret söylemi ya da öfke benim onaylayacağım bir hayatta olamaz. Ama ne yazık ki bu nefret körükleniyor. Demek ki birilerine iyi geliyor.

Barıştan bahseden insan çirkin suratlı olmaz. Ben de sosyal medyada bazen öfkemi kontrol edemiyorum. Kendimi o şekilde yakaladığım anlar hiç hoşuma gitmiyor. Benim bu öfkeli ve kızgın davranışımı ‘bizim kesimden’ güzel bulan varsa, onda da bende de bir hata var demektir.

Yazdığıma, söylediğime maksimum düzeyde dikkat etmeye çalışıyorum. Zorlandığım zamanlar oluyor ama bu da benim sınavlarımdan biri.

Siz oyunlarınızla değil de bu tür politik tartışmalarla gündeme gelmekten rahatsız mısınız?
Benim dünyayı görmek istediğim biçim bu değil. Ama ülke öyle bir hale geldi ki mesleğimle ilgili bir duyuru yaparken bile utanıyorum. “Burada insanlar ölüyor sen neyin peşindesin, reklam peşinde misin?” diyorlar.

Cannes’da jüri başkanı ‘yanağından öptü diye’ 50 kırbaç cezasına çarptırılan İranlı oyuncu Leyla Hatemi’yle ilgili geçenlerde bir tweet attım. Hemen, “Orada İranlı Kürtler idam ediliyor, sen bunun peşinde misin? İşte siz bu kadar duyarlısınız” gibi tepkiler geldi. O kadar üzüldüm ki.

Bir kitaptan bahsedemiyoruz bile. ‘Sevgilinle aran nasıl’ sohbetleri zaten bitti.

Oyuncu oyuncuyu seçemez
Sizin bir de Karşı gazetesi maceranız var. Gazete kapandı gerçi ama siz zaten kapanmadan önce ayrılmıştınız. Niye böyle bir projede yer aldınız?
Karşı’daki arkadaşlar, “Biz Gezi sonrası medyayı yaratmak istiyoruz. Gezi’deki gibi her düşünceden insanı bir araya getireceğiz. Gezi’nin değerlerine sahip çıkacağız” dedikleri için yazmayı kabul ettim. Sonra bütün bunlar devasa bir ilanla mahvoldu.

Gezi, yeşillerin katledilmesiyle başlamıştı. Karşı’da da İstanbul’un bütün yeşillerini katletmiş ve adı rüşvet operasyonunda geçmiş bir firmanın, çevre sayfasında ilanı yayınlandı. Üstelik o gün birinci sayfada rüşvet yemediği için gazete tarafından yüceltilen bir memurun haberi vardı.

O an ayrılmaya karar verdim. Anladım ki bu arkadaşların Gezi’yle pek alakaları yokmuş. Hem oradaki güzel değerleri hem de bizi kullandılar.

Son sorum ‘Sürgün İnek’ filmiyle ilgili. O filmde, “Gezi idrar kokuyor”diyen Hasan Kaçan’la başrolü paylaşmanızı eleştirenler oldu. Bu eleştirilere lafınız ne olur?
Biz Hasan’la evlenmedik. Hasan da ben de o filmde oyuncuyduk. Oyuncunun oyuncu seçme gibi bir şansı yok. Bu eleştirileri yapanlar şunu da bilsin, bütün ‘Geziciler’ oradaydı, yalnız olan Hasan’dı. Ben Hasan’a konuyla ilgili tek bir kelime etmedim. Başbakan’dan korkmayan Şebnem Sönmez, Hasan Kaçan’dan korkmuş olabilir mi? Sadece Hasan’ın mahcubiyetini gördüğüm için susmayı tercih ettim.
Röpartaj: Olga Ünaydın Azizoğlu / Diken.com.tr

Hiç yorum yok: