20 Aralık 2014 Cumartesi

Hacer Arıkan: 'Benim hayatım 19 Aralık'ta bitti...'

Hayat Dönüş Katliamının sembolü oldu Hacer… Minibüsten indirilirken görüntülenen yanık yüzü ve bedeni hafızalardan hiç silinmedi. On yıl (katliamın üzerinden 14 yıl geçti) sonra katliamın yargılandığı duruşma salonunda göründü. 

Güzel yüzünü yok eden yanık izini saklamadan, başı dimdik jandarmanın, hakimin, savcının, gardiyanın, cezaevi müdürünün önünde durdu. Koğuşa atılan kimyasallardan yanmış, yüzüyle tam dört ay sonra arkadaşlarının verdiği aynayla karşılaşmıştı. 

“Ben cezaevinden çıktığımda insana benzer hiçbir tarafım yoktu” diyor, bedenini geri alabilmek için tam 8 ameliyat geçirdi; ya katliam anıları… Arkadaşları gözlerinin önünde yanarak can verdi, ayağından prangalanıp hastane koğuşlarında acıyla kıvrandı, ona bir refakatçi verilmesine bile izin verilmedi... On yıl sonra insanın içini sızlatan tek özeti “Benim hayatım 19 Aralık’ta bitti” oldu… 

Biri bedeninin yarısını orada bırakan Hacer, diğeri ise arkadaşları kollarında can veren Münevver Köz Aşçı… Katliamı “Birsen’in yüzü erimişti, yüz derisi sarkıyordu, elleri ve kolları plastik gibi sönmüştü” diye anlatan Aşçı ve “Benim hayatım 19 Aralık’ta bitti” diyen Arıkan’ın insanı utandıran katliam gününü anlattı…

Katliam sabahı 
O gün C-1 koğuşundaki vahşetin izlerini hala vücudunda taşıyor 44 yaşındaki Hacer Arıkan. Abisi Erol Arıkan 19 Aralık sabahı ilk hedeflenen koğuşlardan birinde yaralanmış. 

Sabah saat 05:00 civarında kaldıkları Bayrampaşa C-1 bokunda silah sesleri ve koğuştaki arkadaşlarının çığlıklarıyla uyandıklarını söyleyen Arıkan’ın anlatımlarına göre askerler koğuşun kapısının önüne barikat kurarak dışarı çıkmalarını engelledi. Yoğun bir şekilde gelen silah seslerinin birden kesildiğini ama bu kez askerlerin balyozlarla üst koğuşun tavanda delmeye başladığını fark ettiklerini anlatıyor Arıkan: “O an yaşananların paniğiyle anımsayamadıysam da sonrası operasyondan 2 ay önce ranzamda kitap okurken tavandan başıma beton parçası düştüğünü hatırladım. O dönem gardiyanlara sorduğumda bana çatıda tadilat yapıldığını söylemişlerdi. Meğersem bu operasyonun tadilatıymış…” Arıkan devam ediyor: 

Kimyasalla eriyen bedenler
“Açılan deliklerden beliren maskeli timler, mazgallardan ve camlardan bombalar fırlatmaya başladı. Aynı zamanda içeriye silahlarla ateş ediliyordu. O anda koğuşun camlarını kırarak içeriye atılan bombaların bazılarını dışarıya fırlattık ve bu bombardımandan kendimizi korumak için tek yer olan camın altındaki duvara sığındık. Bu defa camlardan ateş bombaları fırlatılmaya başladılar, yataklar tutuştu. Ateşi söndürdük. Tam koğuştan çıkıp alt katta bulunan yemekhaneye yöneliyorduk ki, koğuş tavanında açılan deliklerden bir tanesinden hortum sarktırıldı ve içinden odaya bir sıvı yayıldı. O anda beynimden aşağı bir ısı hissetim ancak alev almadığım için yandığımı anlamadım. Saat öğlen 12.00 olmasına rağmen attıkları bombalardan içersi simsiyah olmuştu. 

Arkadaşlarımın cesedine bastım
Nilüfer Alcan isimli arkadaşımıza çıkmamız gerektiğini söylüyordum. Şefinur isimli bir başka arkadaşımızı kapıya kadar sürükledim. Gülseren ise camdan ‘yanıyoruz’ diye bağırıyordu. Kapıya giderken yumuşak bir şeye bastığımı hissettim. Daha sonra Gülser Tuzcu’nun cesedi olduğunu öğrendim. Şefinur ve Gülseren arkadaşlarımın halini gördüğümde şok geçirdim. Yüz derileri sarkmıştı resmen damla damla eriyordu. Onlara yardım etmek isterken kalçama gelen sert bir çisimle yere düştüm.

"Öleceğimi düşündüm"
Herhalde bomba isabet etmişti. Kalça kemiğim kırılmıştı ve kapının bulunduğu 1 metrelik mesafeyi bile geçemedim. Kalkamadım. Elbiselerim yanmazken yüzümde ve vücudumda müthiş bir ısı hissediyordum. Öleceğimi düşünür iken bir arkadaşım içeri girip beni kurtardı, beni yemekhaneye indirdiler ve en son canlı kurtarılan kişi ben olmuştum. Gardiyan odasında yanık merhemi olduğunu düşünmüştük ancak oraya da bomba atıldığı için arkadaşlar oraya gidemediler. Tekrar havalandırmaya çıktığımızda tazyikli sulara ve bombalara maruz kaldık. Daha sonra etrafımızı saran askerler bizi hastaneye götüreceklerine, derilerimiz dökülmeye devam ettiği halde, sürükleyerek kimlik tespiti yapmak üzere askerlerin bulunduğu bir odaya götürdüler. Burada uzun bir süre bekletildikten sonra önce Haseki Hastanesine, oradan da Cerrahpaşa Hastanesine sevk edildim. 

Hastanede kaldığım üç ay boyunca yardıma muhtaç haldeydim. Ayağa kalkamıyordum. Buna rağmen ayağımdan zincirle yatağa bağlıydım. Mahkemeye çıkabilmek amacı ile kendi talebimle önce Bayrampaşa cezaevi hastanesine oradan da Bakırköy cezaevine geçtim. 

Çocuklar benden korkuyor
Yüzümü ilk kez 4 ay sonra Bayrampaşa Cezaevi Hastanesine geldiğimde arkadaşlarımdan istediğim aynada gördüm. O anda durumu kabullendim. Ancak çocukların beni görüp kaçınca yıkıldım. Onlarla diyalog kuramıyorum. O yüzden bir tek bir şeye sevindim o da çocuğum olmamasına. 

İnsana benzer tarafım yoktu 
Ben cezaevinden çıktığımda insana benzer hiç bir tarafım yoktu. Son bir yılda 8 defa ameliyat oldum. Bu ameliyatların giderini devlet ödemedi. İnsan Hakları Vakfı ve dayanışmacıların yardımıyla yaptırdım. Ben 9 senedir cezaevindeydim. 

Operasyon yapılmasını gerektiren bir durum yoktu. İddianamede tutukluların can güvenliği için operasyon yapıldığı belirtilmiş ise de benim hayatım 19 Aralık günü bitti. 

Biz isyan çıkarmadık 
Türkiye bugün 30 yıl aradan sonra 12 Eylül’ü konuşuyor; o dönemde ki generalleri yargılamaktan söz ediliyor. 30 yıl sonra da 19 Aralık konuşulduğunda Türkiye bunu konuşacaktır. Biz isyan çıkartmadık, bir silahımız da yoktu ve en önemlisi can güvenliği devletin elinde olan insanların öldürülmesiydi. Hiç bir şey bu suçu hafifletemez. Ben gerçek sorumluların, emirleri verenlerin yargılanmasını istiyorum. 

Arkadaşları kucağında yandı 
O koğuştan sağ çıkanlardan biri de Münevver Köz Aşçı idi… 

“Kadınlar ve erkek koğuşlarında dayatılan F tipi sistemine karşı 8-10 kişi ölüm orucundaydı biz ise açlık grevi yapıyorduk. Bir operasyon ihtimaline karşı bazı arkadaşlar nöbet tutuyordu. 19 Aralık’ta 05:00 birden silah atışı ile uyandık. Onlar koğuşa girmeden silah atışları başlamıştı. Tüm arkadaşlar uyuyordu ve ateş altında uyandık. Kurşunlardan korunmak için kendimizi yerlere attık, ancak baktığımızda karşı koğuşun çatısında birçok asker vardı. Bize kapalı olan üst koridor pencerelerindeki saçlar kaldırılmış oralara otomatik silahlar yerleştirilmişti. Üç ayak üzerinde duran silahlar vardı, bunlarla ateş edildi. 

"Teslim olun hepinizi gebertmeye geldik" 
Pencerenin altındaki duvarların yanına siperlendik. Karşı çatıdan iki tane kamera gördük, olanı biteni videoya çekiyordu. Silah atışları devam ediyordu içeriye gaz bombaları fırlatılıyordu. Birinin üzerinde CH harfleri yazıyordu, bazılarının üzerinde de CO yazıyordu. Bir de küçük boru şeklinde yüzlerce ses bombaları atıldı. Gazlardan nefes almamız zorlaştı, nefes alabilmek için tahta sopalarla camları kırdık, çatıdan megafonla ‘Teslim olun hepinizi gebertmeye geldik buradan sağ çıkamayacaksınız’ şeklinde bağırıyorlardı. Teslim olun çağrısından 3 saat sonra bulunduğumuz koğuşun çatışından sesler gelmeye başladı. Balyoz sesiydi ve tavan kırılmaya çalışıldı. Koğuşun başından sonuna kadar yaklaşık 10 tane delik açıldı. Deliklerin her birinin çapı 10-15 cm civarında idi. Bu deliklere ve mazgallara da askerler yerleştirildi.

"Öleceksem nefes alarak öleyim!"
O sırada arkadaşlarından birinin dirseğine bombanın demir pimi oturdu bu nedenle yaralandı. Biz bu kuşatmaya sloganla karşılık verdik. Saat 12’de havalandırmaya çok sayıda gaz bombası atıldı, havalandırmada kimse yoktu. Ne yapıldığını önce anlamadık. Yoğun bir gaz bulutu yükselmeye başladı. Havalandırmadan da oksijen alamıyorduk. Bir farklı bomba atıldı ve bu bombanın gazını soluduğumuzda istemsiz hareketler, sesler çıkmaya başladı. Can çekişme haline girdik. Soluk alamamaya başladığımda, ‘Öleceksem nefes alarak öleyim’ diyerek kırdığımız pencerenin dışına başımı uzattım. Diğer arkadaşlarda aynı şekilde idi ve inlemeler başlamıştı, biraz hava aldıkça açılmaya başladık fakat bu sefer tavanda açılan deliklerden geçecek şekilde 30 cm civarında kafesler yerleştirildi, bunlar dönerek havaya gaz yayıyordu. Ateş bombaları atılmaya başladı. Atanların ciddi bir eğitim aldığı anlaşılıyordu. 

"Sanki bir asit kuyusunun içine atılmıştık"
Atılan bombalardan kurtulmak için, alt katta yemekhane koğuşuna gittik. Tenlerinin tamamı kapatılmış özel giyimli askerler tarafından demir çubuklu hortumlarla gaz veriyordu, yeşilimsi grimsi bir gaz çıkıyordu. Ben kapıya yakın bir kısımda idim ciddi yara almadan kurtuldum. Çıkarken saçım tutuştu, biz gazdan kurtulmak için kalorifer peteklerini kırıp suyunu kullandık, yani su ile ıslatılmış havlu ile başımı kapatmıştım. Bir asit yandığı hissetmeye başladım. Sanki bir asit kuyusunun içine atılmıştık. Ben saçımın tutuştuğunu fark edince elimi bastırdım. Diğer arkadaşlarım da aynı şekilde yandılar. Koğuştan çıkarken başlarımızın üzerinden kurşunlar geçiyordu. Alt kata indik. 

Birsen plastik gibi eridi 
Burada yemekhane ve mutfak bölümü vardı. İlk çıkanlar olarak merdivende biraz nefes alıp arkadaşlara yardım etmek üzere yukarı çıktık. Koğuşun başına geldiğimde Birsen Kars’ı gördüm. Yüzü erimişti, yüz derisi sarkıyordu. Elleri ve kolları da aynı şekilde plastik gibi sönmüştü.

"Tavan deliklerinde özel timciler kahkaha atıyordu"
Birsen’i kucakladım ve aşağıya indirdim. Mutfağa götürüp üzerine su atmaya başladım. Daha sonra yine yardım etmek amacı ile yukarı çıktık karşıma Gülizar Kesici çıktı. O da Birsen gibi aynı şekilde yüzü ve elleri erimişti. O’nu da aşağıya indirdik. Mutfakta üzerlerine su dökmeye çalışıyorduk. 13 arkadaşımızı bu şekilde kurtardık. Tavan deliklerinden operasyonu yapan kişiler kahkaha atıyorlardı. ’Hepinizi kebap yapıp diri diri yakacağız’ cümlesini de kullandılar. Ayrıca ağır hakaret ve küfürler ediyorlardı. Arkadaşları kurtarmayalım diye atışlar devam ediyordu. 13-14 arkadaşı kurtardık. Bunlardan bir tanesi de Hacer’di...

Yanarak can verdiler 
Etrafımıza baktığımızda 6 arkadaşımızın eksik olduğunu gördük. Onları tekrar kurtarmak için yukarı çıktık, Nilüfer Alcan. Seyhan Doğan, Özlem Ercan, Gülser Tuzcu, Yazgülü Güder Öztürk, Şefinur Tezgel yoktu. Onlara seslendik. Koğuşun kapısına çıktığımızda koğuşun içi yanıyordu. Simsiyahtı. Gülser’in kapının yanında sıkışmış gördüm. Ölmüştü ve bedeninin yarısı yanıyordu. Cesedini bırakmak istemedik. Çekelim dedik, çekemedik. Aşağıya indik. Arkadaşlarımız yukarıda yanıyorlardı. Biz mutfakta yaralı olanları kurtarmaya çalışıyorduk. Bu sırada mutfaktaki mazgal kırıldı ve içeri bomba atıldı. Bu sefer yemekhane kısmına yoğun bombalar atıldı. Sinir gazı olduğunu öğrendik daha sonra. Bomba atışları başlayınca orada da duramadık. Sağlam olan arkadaşları kucakladık, gardiyan odasına götürdük. Arkadaşlarımızın derileri erimişti ancak kıyafetleri sağlamdı. Yaralı arkadaşları alıp havalandırma kısmına çıktık. Çatıdaki askerlere bağırdık. Yukarıdaki arkadaşlar yanıyor dedik. Daha sonra üzerimize itfaiye hortumları ile basınçlı su sıkılıyordu. 5-6 arkadaş yanıktı ve ağır yaralıydı. Suyun basıncının etkisi ile duvara bizi yapıştırdılar. 6 kişinin yandığı koğuşa bir damla su sıkılmadı. Havalandırma idik ve saat 15’e kadar burada itfaiye hortumu ile üzerimize devamla basınçlı su fışkırtıldı.

Esas siz teslim olun! 
Açılan kapıdan çok sayıda silahlı asker ve bir komutan girdi. Askerler silahlarını doğrultarak bizi çembere aldı. Komutan’ın operasyon komutanı olduğu 40-45 yaşlarında olduğunu öğrendik. Bu komutan ile aramızda 3-4 metre kadar vardı. Bize operasyonun bittiğini söyledi. ‘Komutanım tek tek teslim olun! dedi. Biz de ona ‘orada 6 arkadaşımızı diri diri yaktınız, siz suçlusunuz siz teslim olun’ dedik. Havalandırmadan koridora sürüklenerek çıkarıldık, koridora çıktığımızda itfaiye hortumlarını gördük. Burada da asker koridoru vardı. Bizi alanlar idari kısma aldılar. Sonra cezaevi bahçesine çıkardılar. Ölen arkadaşlarımızın isimlerini bağırmaya başladık. Çıkartılırken bir askeri koridor oluşturulmuştu. Onun içinden geçirildik. Götürülürken sürükleme de vardı. İtiş kakış şeklinde idi. 

Jandarma: "Sizi sağ çıkartmamak gerekirdi"
Koğuşların arka cephesine getirildik. Çok sayıda ambulans konuşlanmıştı. Operasyon devam ederken Skorsky helikopterler de havada uçuyordu. Ağır yaralı arkadaşlarımızın hastaneye götürülmesini istedik. Hepimizi önce camlı olan bir odaya koydular. Kimlik tespiti yapmak üzere bizi alıkoydular. Kimlik tespitini jandarma yapıyordu. Ancak polisler de vardı. Çoğunda özel kıyafet vardı. Kimlik tespiti yapanlar jandarmalar, ’Aslında sizleri oradan sağ çıkarmamak gerekirdi. Gebertmek gerekirdi’ diye cevap verdiler. Bir süre sonra yaralılar hastaneye götürüldü. Daha sonra camdan erkek tutuklularında tahliye edildiğini gördük. Kimlik tespiti için ayrılan bölüme götürülürken biz Bakırköy Kadın Tutuklu evine sevk edildik.’’
Not: Zeynep Kuray'ın 19 Aralık 2010 yılında ANF'de yayımlanan ve altı kadının yanarak öldürüldüğü Bayrampaşa Cezaevi C-1 koğuşunun kadın tutsaklarıyla görüştüğü haber ve röportajı. 19 Aralık Cezaevi Katliamı'nın 14. yılına gelindiğinde ise gerçek sorumlular halen yargılanamamış, göstermelik souşturmalarla geçiştirilmiş ve operasyon emrini verenler hakkında hiçbir soruşturma açılmamış durumda.

Hiç yorum yok: