7 Aralık 2014 Pazar

Paçozlaşmak, hinleşmek, sivilleşmek - Fatih Yaşlı

@fatih_yasli 
“Çürüme” de diyebiliriz ama hem zamanın hem de yazının ruhuna uygun olsun diye “paçozlaşma” diyelim.

“Çürüme” de diyebiliriz ama hem zamanın hem de yazının ruhuna uygun olsun diye “paçozlaşma” diyelim. Evet bir paçozlaşma devrinin, bir paçozlaşma çağının tam ortasından geçiyoruz; “bu kadar da olmaz artık” dediğimiz her seferinde, dahasının da olabileceğini şaşırarak –ki umarım hiç kaybetmeyiz bu yeteneğimizi- evet şaşırarak görebiliyoruz.

Nedir paçozlaşma? Devlet şiddetine kurban gitmiş on beş yaşında bir çocuğun minik bedeninin üzerinde tepinen hırsı, ihtirası ve kötülüğü, “insani” diye meşrulaştıracak kadar insanlıktan çıkmaktır örneğin. Ya da, ya da yıllarca entelektüel pozu kestikten sonra saray sofralarına oturmak ve sultanı Orwell’a ve Defoe’ya ayakta alkışlatmaktır. (Geçerken söylemiş olalım, sahi Alev Hanım neden başkalarının değil de bu iki ismin “dünya beşten büyüktür”ü alkışladığını anlatsa da, biz “atarlı ergenleri sokağa dökenler” anlayabilsek küçük akıllarımızla bunu.)

Bunlar paçozlaşmanın gündelik tezahürleri elbette ama daha derinlerde, bizzat “bilgi”nin ve “hakikat”in, bu ülkeye ve bu ülkenin tarihine, toplumuna, siyasetine, ekonomisine dair üretilen bilgi ve hakikatin kendisinde bir paçozluk hali, paçozluk durumu saklı ve söz konusu gündelik tezahürleri de o hal, o durum belirliyor aslında.

“Darbenin kazanımları”
Şu cümleden yola çıkalım “bilginin ve hakikatin paçozlaşması”nı anlayabilmek için: “Darbe ürünü kurumlar, çıkıp da siyasete hiza vermeye yeltenemez.”

Cümleyi kuran kişi Tayyip Erdoğan, kurma gerekçesi ise Anayasa Mahkemesinin seçim barajını kaldırma olasılığının ortaya çıkması. Erdoğan, Anayasa Mahkemesinin darbe sonrası yapılan 61 Anayasası’nın ürünü olmasından yola çıkarak, mahkemeyi darbecilikle suçluyor. Bu anayasanın darbe sonrası yapılmasına rağmen Türkiye’nin gördüğü en demokratik anayasa olmasını da, sırf darbe anayasasının ürünü diye bir kurumun kendiliğinden darbeci olamayacağını da şimdilik bir kenara koyalım. Söz konusu cümlenin “hinliği” şurada: Cümleyi kuran, darbe ürünü bir kurumu hedef tahtasına yerleştirirken, o kurumun başka bir darbenin getirdiği bir yasal düzenlemeyi, yüzde 10’luk seçim barajını iptal etmesi ihtimaline karşı duruyor. Yani, darbeci zihniyete karşı çıkarmış gibi yaparken aslında “darbenin kazanımları”na sahip çıkıyor; tıpkı YÖK gibi, MGK gibi, zorunlu din dersleri gibi seçim barajını da kendi rejim inşası için işlevsel görüyor ve sahipleniyor.

Erdoğan bunu söylerken havuz medyasının kalem erbabı da boş durmayarak barajın kaldırılmasına dair tartışmalara o bilindik söylemi dolaşıma sokarak katılıyor ve bunun vesayet güçlerinin milli iradeye karşı bir darbe girişimi olduğunu, darbeci zihniyetin yeniden hortladığını, bürokrasinin sivil siyaseti etkisizleştirme hedefinden asla vazgeçmediğini ve ilk fırsatta tekrar devreye girdiğini anlatan masallar yazıyor.

Peki bu söylem, yani siyasetçilerin konuşmaları ve medyanın haberler, tv programları ve köşe yazıları aracılığıyla sadeleştirip popülerleştirerek kitlelere aktardığı, darbeyle, vesayetle, milli iradeyle bezeli bu “büyük anlatı” nereden türüyor? İşte o türeyişin kaynağı, yukarıda sözünü ettiğim ve paçozluğun da kaynağını oluşturan o bilgi ve “hakikat üretimi”nin ta kendisi.

Paçozluğun teorileştirilmesi
Şimdilerde etkisini yitirmeye başlamışsa da hem akademide hem de entelijansiyada uzunca bir süre başat konumda olan bu üretim birtakım klişelere yaslanır ve etkinliğini de o klişeler üzerinden kurar. Buna göre;

• Osmanlı İmparatorluğu feodal bir toplum olmadığı ve sonrasında da kapitalistleşme sürecine geç girdiği için Osmanlı/Türkiye toplumunda burjuvazi, işçi sınıfı ve dolayısıyla sivil toplum oluşmamıştır.

• Sivil toplumun yokluğuna mukabil, hem Osmanlı’da hem Türkiye’de “ceberut devlet”in varlığı söz konusudur.

• Ceberut devletin varlığı, Türkiye’deki temel kutuplaşmanın sınıflar arasında değil, devletle toplum arasında olduğunu ortaya koyar.

• Ceberut devlet anlayışı orduda temsil edilir ve ordu, devletin bekasını tehlikede gördüğü anda toplumu sindirmek için siyasete müdahale eder, dolayısıyla Türkiye’de darbe bir devlet geleneğidir.

Türkiye toplumu ve tarihine dair üretilen bu “bilgi ve hakikat” askeri/orduyu Türkiye tarihinin “özne”si olarak görür; burada sınıflar, sınıf çatışmaları, emperyalizm vs. yoktur, burada tarihsel bağlam yoktur, burada Türkiye ve dünya ekonomisinde yaşanan dönüşümler ve krizler yoktur. Bu bilgi/hakikat üretimine göre, tarih-dışı, daha doğrusu tarih-üstü bir “özne”, kendi öz çıkarlarının farkında olan, yani “kendinde” değil “kendi için” olan bir özne, belli periyodlarla gelir ve iktidara el koyar. Bu açıdan örneğin 27 Mayıs’la, 12 Mart ve 12 Eylül darbesi arasında, 61 Anayasası’yla 12 Eylül arasında, 27 Mayısın planlamacı/kalkınmacı iktisat anlayışıyla 12 Eylül’ün neoliberalizmi arasında hiçbir fark yoktur; hepsinde aynı “darbeci zihniyet” işbaşındadır.

İşte paçozlaşma bu “kök paradigma”dan türer ve halka halka yayılır; çünkü akademi ve entelijansiyada yapılan bu üretimin politik alana tahvili şöyle olur: “Türkiye’de ceberut devlete karşı “demokrasi güçleri”nin yanında yer almak, vesayetçi/darbeci zihniyete karşı demokrasi güçleriyle birlikte mücadele etmek gerekir. Günümüz Türkiye’sinde bu gücü AKP temsil ettiğine göre, AKP’nin yanında saf tutmak bir zorunluluktur.”

Dolayısıyla şimdilerde nedamet getiriyor olsalar da ortada “kullanışlı aptallar” diye adlandırılabilecek bir toplam yoktur; kullanışlı oldukları doğru olmakla birlikte, bu toplamın iktidarı desteklemesinin temel nedeni, önemlice bir bölümünün Türkiye tarihi ve toplumuna dair yukarıda maddeler halinde özetlemeye çalıştığım bilgi ve hakikat üretiminin bizzat failleri olmalarıdır. Dolayısıyla Murat Belge, Ahmet İnsel, Hasan Cemal, Mehmet Altan, Cengiz Çandar gibiler kandırılmış ve dolayısıyla aptal değil, paçozlaşmanın bilinçli birer aktörüdür. Dahası, paçozlaşmanın kaynağı tam da bu isimlerin AKP iktidarındaki tarihsel konumlanışıdır.

Normatif devletin son hamlesi mi?
Darbe, baraj vs. demişken yazıyı şu soruyu sormadan bitirmek olmaz zannediyorum: Anayasa Mahkemesi barajı kaldırabilir mi? BirGün Pazar’da 21 Eylül 2014’de yayınlanan “Yeni Türkiye: Bir değil üç paralel devlet” adlı yazımda, “paralel devlet” kavramını literatüre sokan Robert Paxton’a atıfla şu cümleleri yazmıştım: “Günümüz Türkiye’sinde Paxton’ın tarif ettiği ‘normatif devlet-imtiyaz devleti’ ikiliği benzeri bir manzara söz konusudur. AKP daha önce kavgalı olduğu Cemaat’le birlikte imtiyaz devletini normatif devlet aleyhine büyütmüş, yutmasına ise ramak kalmıştır. Ancak, bu halen bütünüyle başarılabilmiş değildir.

Parlamento giderek işlevsizleşse de varlığını devam ettirmektedir, delik deşik olmuşsa da bir anayasa mevcuttur ve seçimler düzenli olarak yapılabilmektedir. Normatif devletin cılız da olsa varlığını devam ettirmesine dair iyi bir örnek AKP’nin kimi kanuni düzenlemelerinin zaman zaman -elbette ki konjonktürün de etkisiyle- Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilebilmesidir.”

Seçim barajının iptali, eğer gerçekleşirse, normatif devletin imtiyaz devletine karşı belki de son hamlesi olacaktır; imtiyaz devletinin bu kararı tanımayacağı açık olmakla birlikte, önemli olan bu kararın verilebilmesi ve imtiyaz devletinin normatif devleti tamamen yutmasına dur deme iradesini ortaya koyabilmesidir. Karar, hâlâ bir normatif devlet aklı ve gücü olup olmadığını göstereceği gibi iktidar mücadelesinin seyrini de doğrudan etkileyecektir.
BirGün Pazar

Hiç yorum yok: