29 Mart 2015 Pazar

ON’lara sözümüz var: Sonsuza kadar…

BİZ SENİ SEVMEYİ TARİHİN YÜKSEKLERİNDEN ÖĞRENDİK
CESARETİN GÜNEŞİ ÖLÜMÜ KUŞATTIĞINDA!

30 Mart 1972’de ON’larımız katledildi.

ON’ların anısı kalbimizin parçaları, gözlerimizden fışkıran yaş, yaralarımızdan süzülen kandır. Onlar tarihimizin şiiri, umudumuz, namusumuz ve onurumuzdur.

Kızıldere, 60’lı yıllarda yükselen toplumsal uyanışın içinde gelişen başkaldırının en uç noktasıydı. Çıkılan yolda sonuna kadar gitme kararlılığı Kızıldere’nin sonrasına da kaynaklık ederek bugüne uzanacak bir gücü yaratabildi. O yüzden Kızıldere bugün de hale yeni başkaldırılara ilham vererek ilerlemeye devam eder.

Kucaklaşma
Kızıldere, bir yönüyle inandıkları için ölebilmenin, devrimci dayanışma ve arkadaşlığın manifestosunu yazan kahramanlarımızın bir öyküsüdür. E. Galeano, ‘dostluğa övgü’sünde Havana’nın dış mahallelerindekilerin dostlarına ‘memleketim’ anlamına gelen ‘miterra’ sözcüğüyle ya da ‘kanım’ anlamına gelen ‘mi sangre’ sözcüğüyle seslendiğini anlatır. Kızıldere ölümü göze alan yürüyüşte ‘memleketi ve kanı’ ile kucaklaşmanın güzelliğini taşır. Oligarşinin kanlı katliamlarına ve onlarca yıldır bitmeden sürdürülen saldırılara rağmen ayakta kalabilmeyi ve bugün daha büyük bir güçle geleceğe yürümeyi mümkün kılan Mahir ile Ulaş’ın –bir varlığın iki parçasıymışçasına- kucaklaşmasının güzelliğinden başka bir şey olmasa gerek.

Söz ve Eylem
M. Benasayag, çocukluk arkadaşı Che’nin nasıl bir mite dönüştüğünü hayret içerisinde anlatırken, Che’nin sahip olduğu tek şeyin ‘söz ve eylem bütünlüğü’ olduğunu söyler. Kızıldere, söz ve eylemin iç içe geçtiği bir manifestoydu. Bu, söylediğini yapma ve ötesinde hayatla teori arasında kurulan bağ ile hareketi hareket halinde kurmaya yönelen bir diyalektiktir. Kızıldere’nin devrimciliği, bugünün çok konuşulup az yapılan, az yürünüp çabuk bıkılan hayatı ve söz söyleme sanatına dönüştürülen siyaseti karşısında da bilinçli eyleme bir çağrıdır.

Kopuş
Devrimci hareketin Kızıldere’ye uzanan devrimci yolculuğu, 60’lı yıllarda gelişen toplumsal uyanış dalgasının parçası olarak ve sol içindeki sağ akımlarla hesaplaşma içerisinde şekillenerek gelişti. Köylerde, fabrikalarda, üniversitelerde ülke tarihinin gördüğü en büyük kalkışma yaşanırken, hızla akan bu hayatın düzen içi kanallarda pasifize edilmesi ya da düzen içi güçlerin arkasına dizilmesi çabaları karşısında devrimci hareket Mahir Çayan’ın teorik ve pratik önderliğinde -emekçi halk sınıflarını işçi sınıfının ideolojik önderliğinde özneleştiren- bir kopuşla birlikte doğarak, sonrasındaki devrimci harekete de kaynaklık etti. 71 devrimciliği bu kopuşun bir ifadesi olarak, düzenin tüm güçlerine karşı açık ve yekten ilk büyük meydan okumaydı.

Özgünlük  
Devrimci hareket, kendi gelişim seyri içerisinde o güne kadar oluşturulmuş olan şablonlar içerisinden düşünmeyi bir kenara bırakarak somut durumun somut tahlilini Marksizm’in ve Leninizm’in ışığında kendi süzgecinden geçirerek özgün bir teorik çerçeve oluşturabildi, yani aklını ortaya koydu. Bu da hayatı ‘teoriye ya da daha doğrusu şablona’ uydurmak için eğip büken siyaset anlayışı karşısında hayatın dinamizmi ve hareketi içinde teoriye yaratıcı bir tarzda yeniden inşa eden bir devrimci siyaset geleneğini işaret eder. Melih Pekdemir, Devrimci Yol’a ilişkin bir anlatımında bu özgünlüğü şöyle dile getirir; “ODTÜ’deki gençlik mücadelesinde ‘doğal önderi’ konumundaki iki genç tarafından 1975 başında ‘ODTÜ-DER kurulurken’ adıyla bir gençlik bildirgesi kaleme alınmıştır. Emperyalizm tahlilleri, elbette Lenin ve Mahir Çayan görüşleri doğrultusunda titizlikle hazırlanmıştır. 25 bin adet basılan broşür, kısa sürede bütün Türkiye’de dağıtılmıştır. Bu sıralar cezaevinden tahliye olan bir THKP-C davası sanığına da bu broşür sunulmuştur. THKP-C sanığı, broşürü okuduktan sonra, bazı konularda eleştirmiştir. Bunun üzerine broşürü kaleme alan iki genç ikna olmuş ama şunu da sormadan edememiştir: ‘Peki bu söylediklerini Lenin hangi kitabında yazmıştı?’ THKP-C sanığı şöyle cevap vermiştir: ‘Hiçbir yerde yazmamıştı, çünkü bunlar benim görüşlerim’.

Kitlesellik
Devrimci hareket, yaygın yanlış bir yaklaşımla 12 Mart sonrasında silahlı mücadeleye başlamak zorunda kaldığı dönemdeki eylem ve pratiklerinden ibaret olarak algılanır. Oysa, THKP-C hareketinin gelişim süreci toplumsal mücadeleler içerisinde şekillenmiş, DEV-GENÇ devrimci hareketin kitlesel ve militan bir gençlik örgütü olmuştur. Köylerde, fabrikalarda, aydınlar arasında yana toplumsal mücadelenin her alanında ortaya çıkan enerjinin içerisinde bir cephe örgütlenmesi yaratmaya yönelen devrimci hareket, 12 Mart dönemine doğru yaklaşılırken sınıf mücadelesinin o günkü gelişmeleri karşısında, silahlı mücadeleyi başlatma kararı aldı. O yüzden THKP-C hareketini yalnızca 12 Mart sonrasındaki silahlı mücadele ile anlamak onun ‘fokucu’ siyasetlerden ayıran temel özelliklerini görmezden gelen eksik ve yanlış bir değerlendirme olacaktır.

İrade
Devrimi erteleyen, tarihin kendi akışını içerisindeki doğal bir sonucu olarak gören evrimci anlayışlar karşısında devrimci hareket, iradenin değiştirici dönüştürücü gücünü tarihin ortaya yerine koydu. Mahir Çayan, bunu şöyle ifade etti, “Bütün ideolojik ayrılıkların temeli devrim isteyip istememeye değil, -çünkü sosyalist geçinen herkesin sübjektif niyeti genellikle devrimin olması doğrultusundadır- devrim yapmak için yola çıkmaya, savaşmaya cesaret edip edememeye dayanır. İşte bu yüzden devrim için savaşmayana sosyalist denmez”. Bu irade aynı zamanda bir inat ve sabırdı. Bu muhteşem tarih mücadelenin sonuçlarını ilk elden alamadığında bıkmayan, ‘iğneyle kuyu kazma’ inadı ve sabrı ile ‘zafer artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar tırnakla sökülüp koparılacaktır' cüretinin birliğinden doğmuştu.

Fikri Miras
Ülkenin somut koşullarının analizine dayanan Mahir Çayan’ın teorisi pek çok yönüyle bugün için de bir tartışma zemini oluşturmayı sürdürür. Bütün yönleriyle bu yazıda ele alınması imkânsız olan teorik mirasın en önemli noktalardan birisi emperyalizmin ‘içsel bir olgu’ haline geldiği tespitiydi. Mahir Çayan, ikinci paylaşım savaşının ardından ABD hegemonyasında şekillenen emperyalizmin yeni sömürgecilik politikaları doğrultusunda açık işgallerin yerini -ekonomik bağımlılık temelinde gelişen- gizli işgallerin aldığı ifade ederek, içerisi dışarısı ayrımını ortadan kaldırır. Bu yönüyle, emperyalizme karşı mücadeleyi oligarşiye karşı mücadeleden ayırmayan bağımlılık ilişkisini ‘iç ve dış dinamiklerin birlikteliği’ üzerinden analiz eder. Bugün de her ne kadar burjuva liberalleri emperyalizmin sonunun ilanı eşliğinde emperyalist sömürü politikalarına eklemlenirken ya da emperyalizmin ülke ve bölgemizdeki yeni saldırılarının doğrudan ya da dolaylı destekçisi haline gelirken ülkemizdeki bütün önemli gelişme ve dönüşümler bu bağımlılık ilişkisinin bir sonucu olarak yaşanmaya devam ediyor. Mahir Çayan, bağımlılık ilişkisi temelinde gelişen –çarpık- kapitalistleşme sürecinde biçimlenen devlet yapısını da ‘sömürge tipi faşizm’ olarak tanımlıyordu. Burjuvazinin öz birikimi ile yeterince gelişmediği ve uluslararası sermaye ile bütünleşerek işbirlikçi bir konum aldığı koşullarda devlet yapısı da - klasik anlamda burjuva demokrasi ya da faşizm olmayan- kısmi demokrasi ile faşist baskının bir arada bulunduğu bir özel bir biçim almıştır. Yine bu yaklaşım da bugünü anlamak için önemli bir zemin olarak önümüzde duruyor.

Ve Gelecek
Kızıldere’de bir dönemi sona eren devrimci hareket, 70’li yılların ikinci yarısıyla birlikte halkın bağrından kopup göğü dolduran yumruklu yıldızlarda yükseldi. Geçmişi bütün yönleriyle sahiplenme, saklama ve aşabilme arayışındaki mücadele alnımızın akı bir tarih yaratarak geleceğe de bir yol açabildi. Bugün geçmişi savunmak, irade, inat ve cüretle yürümek; geçmişi yeniden keşfederek aşma arayışı ile sahiplenerek bugünün devrimci mücadelesini geliştirme sorumluluğu ile geleceği savunmaktır. Ve bu anlayışla bir umut ışığı dahi bırakmayan bugünkü karanlığın karşısına kararlılıkla dikilerek, devrimci kurucu bir irade ile bağımsızlık, devrim ve sosyalizm mücadelesinde ülkemizi yeniden kurmaktır…

ON’lara sözümüz var, sonsuza kadar…

Önder İşleyen

Kızıldere’de yakılan devrim ateşi yanmaya devam ediyor

26 Mart 1972 sabaha karşı, kalabalık bir komando birliği, özel görevliler ve polis birlikleri Fatsa'yı kuşattılar. Kuşatmanın amacı THKP-C ve THKO savaşçılarını ele geçirmek ve onların elinde rehin bulunan İngiliz görevlilerini kurtarmaktı...

Deniz’lerin idamı gündemdeydi. Maltepe Cezaevi’nden firar eden Mahir ve yoldaşları, koşullar ne denli ağır olursa olsun, buna tavırsız kalamazlardı.

12 Mart cuntasının terörü hüküm sürüyordu. THKP-C Mahir'in içeri düşmesinden sonra bir de içten sağ sapmanın ihanetiyle karşı karşıya kalmıştı. Ama savaş durdurulamazdı. Türkiye halklarına karşı sorumlulukları için, Türkiye devriminin yolunun aydınlatılmaya devam edilmesi için, devrimci dostluk ve dayanışma için... savaşı sürdürmeliydiler.

26 Mart'ta Ünye'de NATO üssünde görevli 3 İngiliz teknisyeni THKP-C ve THKO savaşçıları tarafından rehin alındı. İngiliz teknisyenlerinin kaçırıldığı binaya bırakılan bildiride "48 saat içinde infazların durdurulduğunun radyodan açıklanması, aksi takdirde İngiliz ajanlarının cezalandırılacağı" belirtildi.

İngilizlerin bulunduğu binada 12 kişi enterne edilmiş, ancak bunlardan sadece üçü rehin alınmıştı. Geride kalanlar, bağlanarak hareketsiz hale getirildi ve Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ertuğrul Kürkçü, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy ve Nihat Yılmaz, Kızıldere köyüne doğru İngilizlerin aracıyla yola çıktılar.

Soğuk ve rüzgarlı bir havada gün ağarırken köye ulaştılar.

Takvimler 27 Mart 1972'yi gösteriyordu. Yanlarındaki rehinelerle birlikte, Kızıldere köyü muhtarının evine ulaştılar.

27 Mart 1972 sabahı İngiliz görevlilerin evine bir başka görevlinin gelmesiyle, eylem polis tarafından öğrenilmiş oldu. Bütün askeri birlikler seferber edildi. Bölgede uçaklar ve helikopterlerle keşif uçuşlarına başlandı.

Fatsa'dan Niksar'a uzanan hat üzerinde yoğun bir gözaltı operasyonu başlatıldı. Bütün belirtilerin Kızıldere köyü civarını işaret etmesi üzerine 30 Mart 1972 sabah 05.00’de bilgi edinmek için köy muhtarının evine gelen jandarmalara muhtar önceden hazırladığı ihbar mektubunu vererek arananların evinde kaldığını bildirdi.

Kuşatma bir ihbarla tamamlanmıştı.

Evin ve köyün etrafı tümüyle sarıldı.

Evde, THKP-C üyeleri Mahir Çayan, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy ve Ertuğrul Kürkçü ile THKO üyeleri Cihan Alptekin ve Ömer Ayna vardı.

Kısa bir durum değerlendirmesi yaptılar. Kararları açık, kısa ve kesindi:

Teslim olmayacaklardı. Taleplerine olumlu karşılık verilmez ve üzerlerine ateş açılırsa İngiliz rehineleri, bıraktıkları ültimatomda belirttikleri gibi cezalandıracaklardı: ve sonuna kadar çarpışacaklardı.

Sonunda ölüm de olsa kararları buydu.

Evin giriş ve çıkışlarını un çuvallarıyla, dolaplarla tahkim ederek, evin çatısında delikler açarak çevreyi gözetlemeye başladılar.

Düşman “Teslim ol” çağrıları yapıyordu. Cevapları aynıydı.

Öğleden sonra saat 14.00 sıralarında İngilizlerin kendilerine çatıdan gösterilmesi ve kendileriyle konuşturulmasını isteyen çevreyi kuşatmış binlerce asker ve polisten oluşan birliklere İngilizleri gösterip konuşturdular.

Kısa bir süre sonra görüşmek için çatıya çıkan Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ertuğrul Kürkçü ve Saffet Alp görüşmek üzere beklerken, ansızın üzerlerine önce tek tek, daha sonra çevredeki makineli tüfek yuvalarından yaylım ateşi açıldı.

Vakit ikindi üzeridir.

Düşman ele geçirdiği önderliği imha etmek istemektedir.

Yaylım ateşi sürdürülür.

O ilk anda, bir yiğit vurulur başından.

O yiğit Mahir Çayan'dır.

Türkiye Devriminin Yolunun netleştirilmesinde, THKP-C'nin kuruluşunda, Kızıldere'nin ilk şehidiydi o.

Yoldaşları direnişi sürdürdüler. Önderleri vurulmuştu. Asla teslim olmayı düşünmediler. Mahir'in vurulmasının ardından daha önce alınan karar uyarınca İngilizleri cezalandırdılar.

Düşman havan toplarıyla dövüyordu kuşatıldıkları üssü.

Kerpiç’ten yapılma evde makinalı tüfek mermileri duvarları delik deşik etmişti. Ömer Ayna gözünden vuruldu. Cihan Alptekin karnından yaralandı.

Düşman yeni bir manevrayla bir süre sonra ateş keserek yeniden "teslim olun" çağrısı yaptı.

Şehitleri ve yaralılarıyla savaşın ortasındaydılar onlar. Görüşme yapmayı reddettiler. Evin sahanlığında toplanarak eve yapılacak yeni saldırıyı topluca karşılamak üzere el bombalarını hazırlayarak beklemeye başladılar.

Uzaktan tüfek bombaları ve roketatarlarla yapılan yeni saldırıda, topluca bulunulan sahanlığın bir bölümü isabet aldı. Bu patlamada THKP-C ve THKO savaşçılarından bazıları daha şehit düştü.

Evden gelen silah atışlarının kesilmesi üzerine tarama atışları yaparak eve giren düşman güçleri can çekişmekte olan Saffet Alp’i kurşuna dizdiler.

Kızıldere'de güneş, on devrimcinin cesetleri üzerinde batıyordu bu kez. Samanlığa geçip saklanan Ertuğrul Kürkçü dışında savaşçıların hepsi, şehit düşmüştü.

Kızıldere kan akıyordu şimdi.

Kızıldere devrime akıyordu.

Gürül gürül bir akıştı bu.

Akışı durdurduğunu sananlar çok değil, yalnızca birkaç yıl sonra "Kızıldere manifestosu yolunda ileri" diye, "Yolumuz Çayanların yoludur" diye yürüyen öfkeli, coşkulu gençliğin karşısında yanıldıklarını anlayacaklardı.

Kızıldere son değildi...

Savaş sürüyordu ve sürecek!
Not: Yukarıdaki anlatım, Halk İçin Kurtuluş dergisinin 22. 03. 1997 tarihli 22. sayısında yayınlandı.

Çağdaş Kawa'larla Newrozlara!

Newroz pîroz be! Bıjî Newroz! Yaşasın sosyalizm!

Paris Komünü Manifestosu (1871)

18 Mart 1871’de kurulan Paris Komünü’nün 144. yılı dolayısıyla aşağıdaki manifestoyu yayımlıyoruz…

Fransız Halkına:

Top ve tüfek mermileriyle, kardeşlerimizi, kadınlarımızı ve çocuklarımızı bağışlamaksızın Fransız kanı akıtan, Paris’i kuşatma ve bombardıman dehşeti ile yeniden tehdit eden bu acılı ve korkunç çatışma içinde, kamuoyunun ulusal vicdanda tedirginlik yaratacak şekilde bölünmemesi zorunludur.

Paris ve tüm ulus gerçekleştirilen devrimin doğasını, nedenini ve amacını bilmek zorundadır. Sonuçta, kurbanı olduğumuz ölümlerin, acıların ve talihsizliklerin sorumluluğu, Fransa’ya ihanet edip Paris’i yabancılara teslim ettikten sonra, ihanetlerinin ve suçlarının iki şahidi cumhuriyet ve özgürlük felaket altındayken, büyük şehrin enkazını kör ve kaba bir inatla gömme peşinde olanlara aittir.

Komün, Versailles’da oturan politikacılar tarafından yanlış anlaşılan, bilinmeyen ve karalanan 18 Mart hareketinin gerçek karakterini tanımlamak için Paris halkının özlem ve isteklerini belirlemek ve teyit etmekle yükümlüdür.

Paris, savaşları ve kurbanları yoluyla, zihinsel,  ahlaki, idari ve ekonomik yenilenmesini, ihtişamını ve refahını hazırladığı tüm Fransa için bir kez daha çalışmakta ve cefa çekmektedir.

İstenen nedir?

Halkın hakları, toplumun olağan ve özgür gelişimiyle uyumlu yegâne yönetim biçimi olan Cumhuriyetin tanınması ve birliği.

İnsan, yurttaş ve üretici olarak her bir Fransızın kabiliyet ve yeteneklerinin tümüyle gerçekleştirmesini ve bireylerin haklarını güvence altına alan, Fransa’daki tüm yerelliklere yayılmış Komünün mutlak özerkliği.

Komün’ün özerkliğinin yegâne sınırı, birleşmeleri Fransız birliğini teminat altına alan sözleşmeye katılmış tüm komünlerin özerklik hakkının eşitliği olmalıdır.

Komün’ün asli hakları:

Komünal bütçelerin, harcamaların ve masrafların oylanması; vergilerin belirlenmesi ve dağıtımı; kamu hizmetlerinin yönetimi; yargının, polisin ve eğitimin organizasyonu; Komün’e ait olan malların idaresi.

Yargıçların ve tüm kademelerdeki komün görevlilerinin oylama veya tartışma yoluyla seçimi; ayrıca denetim ve görevlilerin geri çağrılma hakkı.

Bireysel özgürlüklerin ve vicdan özgürlüğünün mutlak bir şekilde garanti altına alınması.

Düşüncelerini özgür bir şekilde ifade ederek, çıkarlarını özgür bir biçimde savunarak Komünü ilgilendiren işlere yurttaşların müdahale etmesi. Ayrıca, toplanma ve ifade hakkının özgür ve adil bir biçimde uygulanmasını denetlemek ve temin etmekle tek başına sorumlu olan Komünün, bu ifade özgürlüklerini garanti altına alması.

Şehir düzenini koruyan ve kendi yöneticilerini kendi seçen şehir savunması ve Ulusal Muhafız örgütü.

Paris yerel bir garanti olarak büyük merkezi idarede (Komün Federasyonları Temsilciliği) bulunmaktan, aynı ilkelerin gerçekleştirilmesi ve uygulanmasından başka bir şey istemiyor.

Özerkliğinin bir unsuru ve eylem özgürlüğünün bir getirisi olarak Komün, kendi sınırlarını da gözeterek, halkın istediği ve arzulanan idari ve ekonomik reformları gerçekleştirme hakkını; öğretimi, üretimi, değişimi ve kazancı geliştirmek ve genişletmek için ihtiyaç duyulan kurumların yaratılmasını; anın ihtiyaçlarını, ilgili kişilerin arzularını, deneyimin getirdiği gerçekleri de göz önüne alarak iktidarın ve mülkiyetin evrenselleştirilmesini kendinde saklı tutar.

Düşmanlarımız, diğer komünlerin bağımsızlığına ve egemenliğine karşı açık bir saldırı anlamına gelen, “Paris kendi isteklerini ve üstünlüğünü ulusun geri kalanına kabul ettirmek istiyor ve diktatörlük taslıyor” suçlamasını yaparak kendilerini mi yoksa ülkeyi mi aptal yerine koyuyor?

Düşmanlarımız, eski Fransa’nın bütün köşelerinde Federasyon Bayramına hız veren babalarımızın ilan ettiği devrim tarafından kurulan Fransız Birliğini yok etmenin peşine düşmekle Paris’i suçladıklarında kendilerini mi yoksa ülkeyi mi aptal yerine koyuyor?

Bugüne kadar imparatorluk, krallık veya parlamentarizm tarafından bize dayatılmış olan birlik akılsız, keyfi veya zahmetli bir merkeziyetçilikten başka bir şey değildir.

Paris’in istediği siyasal birlik, tüm yerel insiyatiflerin gönüllü birliğiyle tüm bireysel enerjilerin mutluluk, özgürlük ve güvenlik gibi ortak amaçları göz önünde bulundurarak kendiliğinden ve özgür bir biçimde bir araya gelmesidir.

Halk insiyatifi tarafından 18 Mart’ta başlatılmış olan Komün Devrimi yeni bir deneysel, olgusal ve bilimsel siyaset çağını başlatır.

Militarizm, işlevselcilik, sömürü, vurgunculuk, tekeller, işçi sınıfını köleleştiren ayrıcalıklar, talihsizlikleri ve felaketleriyle anavatan, eski idare biçimine ve ruhbani dünyaya ait ihtiyaçlardır.

Yalanlarla ve iftiralarla aldatılmış bu sevgili ve büyük ülkeyi teskin edelim! Paris ve Versailles arasındaki savaş asılsız uzlaşmalarla sona erdirilemeyecek türde olan bir savaştır. Sonuç şüphe götürmez. Zafer, Ulusal Muhafızların yılmaz enerjisiyle, inancın ve doğruluğun zaferi olacaktır.

Fransa’ya sesleniyoruz:

Serinkanlı olduğu kadar cesaretli de olan, enerjik ve coşkulu bir şekilde düzeni savunan; hem makul nedenlere dayanarak hem de gayretli bir biçimde kendini kurban eden Paris, kendini herkesin özgürlüğüne ve şerefine adamak için silahlandı. Fransa bu kanlı çatışmayı durdurmalıdır.

Karşı konulamaz iradesini yasal bir şekilde bildirerek Versailles’ı silahsızlandırmak Fransa’nın görevidir.

Zaferlerimizden yararlanmayı arzulayarak, gösterdiğimiz çaba ile dayanışma içinde olduğunu ilan et. Ya komün düşüncesinin zaferi ya da Paris’in yıkımı ile sonuçlanabilecek bu savaşta müttefikimiz ol.

Bize, Paris’in yurttaşlarına, gelince, amacımız tüm tarihi aydınlatmış olan diğer devrimler arasında en büyük ve yaşamsal yaratıcılığa sahip modern Devrimi tamamlamaktır.

Savaşmak ve kazanmak bizim görevimizdir.

19 Nisan 1871, Paris Komünü

Çeviren: Hilal Eyüpoğlu
Kaynak: Paris Libre, 21 Nisan 1971
Fransızcadan Çeviri: marxists.org, Mitch Abidor.

18 Mart 2015 Çarşamba

144 yıl önce 'Communede Paris' tarihteki doğan ilk proletarya iktidarı

“Tüm silah ve süngüleri erkek kardeşlerimiz kullanıyorsa, hainleri ezmek için biz de kaldırım taşlarını kullanırız!” diye haykırabilen Yelizveta Dimitriyeva, Komün, sınıf ve cins engellerinin ortadan kaldırılması anlamına geliyor. Artık kadınların yardımı gereklidir… Bırakın zaten yüreklerini koymuş oldukları mücadeleye tam anlamıyla katılsınlar. Birçoğu bunu istiyor, birçoğu bunu yapabilecek güçte” diyerek Komünarlığa yakışır duruşuyla André Leo, işçi sınıfından kadınlarla ölümüne kadar ayrılmayan, onlara “Papazlar olmadan da ve günah çıkarmadan da mutlu olunabileceğini” her zaman dillendiren ve “Bu cehennem bekçilerine saldırın. Ölümüne, ölümüne!” diyecek kadar yürekli Paule Mink ve de tüm Komünarlar'ın kendisinde yaşam bulduğu uzlaşmayan bir kadın Loise Michel ve daha on binlercesi. Onlara dair ölüm kayıtları hiç olmadı. Rosa Lüxemburg, Emma Goldman, Clara Zetkin idiler. Onlar liderlerimiz, uzlaşmayan ve mücadeleyi ileriye sürenlerimiz. Vive La Commune!

Bundan 144 yıl önce Paris Komüncüleri şöyle haykırıyorlardı: Yaşasın toplumsal devrim! 18 Mart 1871’de Parisli işçiler ayaklanarak bir kent ölçeğinde de olsa siyasal iktidarı ele geçirdiler ve tarihin sayfalarına unutulmayacak bir iz bıraktılar. Sadece 72 gün yaşayabilen Paris Komünü, işçi sınıfının iktidar biçiminin somutlaşmasıydı. Engels’in ifadesiyle o bir proletarya diktatörlüğüydü. Komün ortaya koyduğu eserle dünya işçi hareketine damgasını bastı. Marx’ın da vurguladığı gibi, Komünün en büyük önemi onun varlığı ve etkinliğiydi. Komünün varlığında somutlanan devrimci ilkeler bugün de, neredeyse tüm yönleriyle önemini koruyor.

Komüne giden yol
Marx, Komünü önceleyen elli yıl içinde Paris’te patlak veren devrimlerin veya devrimci kalkışmaların hemen hepsinin proleter bir öz taşıdığını belirtir. Bu kalkışmalarda büyük bedeller ödeyen işçi sınıfı her seferinde devrim sahnesine kendi istemleriyle çıkmıştı. Şubat 1848 devrimi de proleter bir öz taşıyordu. İşçi sınıfı burjuva cumhuriyetçilerin karşısına toplumsal devrim ve toplumsal cumhuriyet bayrağıyla çıkmıştı. İşçi sınıfı, 1848 Haziran barikatlarında büyük bedeller ödedi. Bir hafta süren savaşta binlerce işçi hunharca katledildi. Haziran savaşında eşi benzeri olmayan bir kıyım yaşandığına değinen Engels, işçi sınıfı kendi öz çıkarları ve kendi öz istemleriyle ayrı bir sınıf olarak burjuvazinin karşısına çıkma cüretinde bulunduğunda, burjuvazinin çılgına döndüğünü ve sınır tanımaz bir yırtıcılıkla öç almaya giriştiğinin altını çizer. Lakin burjuvazinin korkunç kudurganlığına rağmen işçi sınıfı 1871’de yeniden ve bu kez daha güçlü bir şekilde burjuvazinin karşısına dikilmekten geri durmayacaktı.

Burjuvazi Haziran savaşımında işçi sınıfını alt etmiş olmasına rağmen proletaryadan ölümüne korkuyordu. Bu korku öyle bir düzeydeydi ki, Aralık 1852’de Louis Bonaparte’ın önce hükümet darbesi yapması ve bilahare II. İmparatorluğu ilan etmesi karşısında bile burjuvazi kendi cumhuriyetine sahip çıkmadı. Hatta Bonaparte’ı “düzen” getirmesi yönünde teşvik ederek alkışladı. (Bkz: Elif Çağlı, Bonapartizmden Faşizme) Bonapartist diktatörlük döneminde Fransa küçümsenemeyecek ölçüde sanayileşmiş ve işçi sınıfı da büyümüştü. 1864’le birlikte grevler ülkeyi sarmaya başladı. Aynı yıl I. Enternasyonal’in kurulması işçi hareketini daha da ivmelendirecekti.

Bonapartist diktatörlük işçi hareketine karşı şiddetle tepki gösterdi. Bonaparte’a göre kızıl heyuladan kurtulmak elzemdi. Bunun için öncelikle I. Enternasyonal’in hemen hemen tüm üyeleri tutuklanarak içeri atıldı. Bu tutuklama işçi hareketine ağır bir darbe vurduysa da imparatorluğu ayakta tutmaya yetmedi. İmparatorluk her yönden sıkışmaya başlamıştı. Burjuvazi artık ihtiyaçlarını karşılayamayan Bonapartist iktidarın son bulmasını ve cumhuriyet ilan edilmesini istiyordu. İşçi-emekçi kitleler burjuvazinin cumhuriyet isteğini, kendi taleplerini de öne sürerek destekliyorlardı. 1869’da yapılan seçimlerde, cumhuriyet talebini dile getiren adaylar oyların yarısına yakınını alacaklardı. Beri yandan Prusya, Bismarck önderliğinde Almanya’nın birliğini zorla sağlamış ve kıta Avrupa’sında Fransa’nın karşısına dikilmeye başlamıştı. İmparatorluk içine düştüğü bu sıkışmışlığı savaşa girerek aşmaya çalıştı. Böylece Fransa 19 Temmuz 1870’te Prusya’ya savaş ilan etti.

Savaştan devrime
Marx, Enternasyonal’in savaşa karşı çağrısında şunları yazıyordu: “Louis Bonaparte’ın Prusya’ya karşı açtığı savaşın gidişi ne olursa olsun, II. İmparatorluğun ölüm çanı, Paris’te daha şimdiden çalmış bulunuyor. İmparatorluk, başlamış olduğu gibi, bir parodi ile bitecektir.” Fransa, daha savaş başlar başlamaz ağır kayıplar verdi. 2 Eylül’de Sedan’da Fransız orduları tarumar oldular ve Bonaparte dâhil 83 bin asker tutsak düştü. Fransa yenilmişti. 4 Eylül 1870’te Bonapartist diktatörlük, Engels’in deyimiyle iskambilden bir şato gibi çöktü ve cumhuriyet ilan edildi. 4 Eylül devrimine öncülük eden yine işçi sınıfıydı ve bir kez daha kendi istemleriyle devrim sahnesine çıkıyordu.

Burjuvazi ise düzeni kurtarma peşindeydi. Eski yasama meclisindeki milletvekillerinden müteşekkil bir “milli savunma hükümeti” kuruldu. Burjuvazi cumhuriyete sahip çıktığını, vatan savunması için orduyla halkın birleşmesi gerektiğini söylüyor ve özellikle kitlelerin ulusal duygularını okşuyordu. Fakat çok geçmeden burjuva hükümet yüzündeki maskeyi indirerek sınıfsal özünü dışa vurdu. Dışişleri Bakanı Jules Favre Fransız burjuvazisi adına konuşarak, kendilerini Prusya’ya karşı değil Paris işçilerine karşı savunmaları gerektiğini itiraf edecekti. Zira 4 Eylül’den başlayarak hemen tüm işçi bölgelerinde emekçi kitleler kendi örgütlerini kurmaya ve doğrudan silahlanmaya girişmişlerdi. Marx’ın vurguladığı üzere, silahlı Paris demek, silahlı devrim demekti; Paris’in Prusya’ya karşı kazandığı zafer aynı zamanda Fransız kapitalistlerine karşı kazandığı bir zafer olacaktı.

Parisli işçiler Ulusal Muhafız Birliği içinde çoğunluğu oluşturuyorlardı. Bunun yanı sıra Paris’in yirmi ilçesinde işçi ve emekçiler bir araya gelmiş ve her ilçe kendi savunma komitesini kurmuştu. Bu komiteler tez zamanda, kendiliğinden, mevcut belediyelerin (komünlerin) yerine geçiyor ve ilçelerde idareyi fiilen ele almaya başlıyordu. İlçe komiteleri daha sonra bir araya gelerek Ulusal Savunma Merkez Komitesini kurdular. Savunma Komitesi 14 Eylül 1870’te yayınladığı bir bildiride, polisin yerini Milli Muhafız’ın almasını, yüksek görevlilerin seçilmesini ve sorumluluk almasını, gıda maddeleri için eşitlik temeline dayalı bir karne ile dağıtım sisteminin kurulmasını, savunma amacıyla alınmış tüm önlemlerin üzerinde bir halk denetimi kurulmasını ve kendisine yararlı olabilecek her şeye el koyma hakkını istediğini bildiriyordu.

Benzeri gelişmeler Fransa’nın diğer önemli kentlerinde de yaşandı. İşçi kenti Lyon ve Marsilya’da devrimci rüzgârlar esiyordu. Bu iki kentte de Kamu Selâmeti Komiteleri kurulmuş ve belediye (Komün) yönetimlerini ele almışlardı. Gerek Lyon gerekse Marsilya’daki yönetimlerde Enternasyonal üyeleri önemli bir yer tutuyordu. Lyon Komünü’nü elinde tutan komite önemli kararlar altına imza attı: yüksek görevliler görevlerinden alınmışlardı; bunlar dâhil, adalet ve zabıta görevlileri bundan sonra seçimle göreve gelmeye başlayacaklardı. Komite, devlet ile din işlerinin ayrıldığını, tarikatların kaldırıldığını ve öğretimin laikleştirildiğini bildiriyordu. Emniyet Sandığı’na bırakılan mallar, karşılıksız sahiplerine geri verilecekti. Benzeri kararların diğer kentlerde de alındığının altını çizmek gerekiyor.

Çok açık ki, Fransa düzeyinde bir devrimci durum söz konusuydu ve işçiler Alman (Prusya) ordularına ve Bismarck’a karşı oldukları kadar “kendi” burjuva hükümetlerine ve onun başı Thiers’e de karşıydılar. Özellikle Paris’e hükmeden burjuvazi değil, fiilen işçi-emekçi kitlelerdi. Fransa’da İç Savaş’a yazdığı önsözde Engels, burjuvazinin artık yönetemediğine dikkat çeker. Paris, Lyon ve Marsilya’daki komitelerin varlığı ve her şeyden önemlisi de Parisli işçilerin Ulusal Muhafız Birliği’nde silahlanması, düpedüz burjuva hükümetin karşısında bir başka iktidar odağının varlığına işaret ediyordu. Ancak ne yazık ki, ulusal düzeyde mücadeleyi birleştirecek ve kapitalist düzenin temellerine yönlendirecek bir öncü parti yoktu. Her kentteki devrimciler kendi başlarının çaresine bakıyorlardı. Nitekim Lyon ve Marsilya’daki komiteler belediye yönetimini uzun süre ellerinde tutamadılar ve geri çekildiler. Paris’teki devrimci güçler ise, ellerinde tuttukları gücün yeterince farkında değillerdi. Fakat 28 Ocak’ta hükümetin Prusya’yla ateşkes istemesi ve Paris’i Prusya’ya teslim etmeyi kabul etmesi durumu değiştirdi. Ulusal Muhafız, hükümetin bu isteklerine karşı çıktı ve bağımsız hareket etmeye başladı. Durumun kendisi, işçilerin, nasıl bir gücü ellerinde tutuklarını bilince çıkartmalarına yardımcı olmuştu.

24 Şubat’ta Ulusal Muhafız Birliğinden beş yüz delege bir araya geldi. Amaç, Ulusal Muhafızları bir federasyon çatısı altında örgütlemek ve merkezi bir yönetime kavuşturmaktı. Böylece Paris’in Prusya’ya karşı savunulması merkezi düzeyde yürütülmüş olacaktı. 10 Mart’ta kabul edilen tüzük, aynı işçi ve asker vekilleri Sovyetleri gibi bir örgütlenmeyi içeriyordu. Milli Muhafız Genel Kurulu, bölüklerden, alaylardan ve taburlardan gelen delegelerle toplanacak ve bir Merkez Komite seçecekti. 15 Mart’ta 32 üyeli Merkez Komitesi seçimleri yapılmış ve komiteye 21 işçi seçilmişti. Merkez Komite’ye seçilenler arasında pek çok Enternasyonal üyesi de vardı. Böylece Paris Komünü’nün mimarı olan Merkez Komite gözlerini dünyaya açmış oluyordu. Komite yayınladığı bildiride monarşi ve her çeşitten sömürücü ve zalimleri istemediğini, önce Fransa cumhuriyetini, sonra da evrensel cumhuriyeti kuracaklarını açıklıyordu.

Paris işçileri göğü fethe çıkıyor
Burjuva hükümet, ani bir baskınla Ulusal Muhafızları silahsızlandırmak, işçi sınıfının kolunu kanadını kırarak onu kesin yenilgiye uğratmak istiyordu. 18 Mart’ta sabaha karşı 10 bin asker, Paris’in tepelerine konuşlandırılmış mitralyözleri ve topları ele geçirmek üzere harekete geçti. Ancak beklenmedik bir direnişle karşılaştılar. Başlangıçta birkaç kadın ve muhafızın direnişi, dalga dalga Paris’e yayıldı ve hemen her yerde barikatlar yükseldi. Saat 11’e doğru burjuva ordusunun başındaki General Lecomte kurşuna diziliyor ve askerler işçilerin safına geçiyordu. Akşama doğru tüm kışlalar, devlet binaları ve Belediye Sarayı ele geçirilecekti. Fakat burjuva hükümet, kesin sonucu beklemeden, öğleden sonra telâşla Paris’ten kaçmıştı bile. Böylece Paris’i fiilen elinde tutan işçi sınıfı onu resmen ele geçirmiş oluyordu: işçi sınıfı artık iktidardaydı.

Merkez Komite yayınladığı bildiride şöyle diyordu: Proletarya, Yönetici sınıfların tükenmişlik ve ihanetleri karşısında kamu işlerinin yönetimini ellerine alarak işleri yoluna koyma zamanının geldiğini anladı. Proletarya kaderini kendi eline almanın ve iktidarı fethederek geleceğinin zaferini sağlamanın kendi kaçınılmaz görevi olduğunu anladı.” Merkez Komite, hemen o gün sıkıyönetimin ve askeri mahkemelerin kaldırıldığını, adli ve siyasi mahkûmların affedildiğini açıkladı. Ayın 26’sında seçimler yapılacak ve Merkez Komite, görevi, seçilen Komün yönetimine devredecekti. Komüne seçilenler ya işçi ya da işçi sınıfının tanınmış temsilcileriydiler. Seçilenlerden yaklaşık 30’u Enternasyonal üyesiydi. Seçilenler arasında burjuvalar ve kralcılar küçük bir azınlığı oluşturuyorlardı; fakat bu devrim düşmanları daha ilk günden meclisi terk etmek zorunda kaldılar. Komün yönetimi, tüm bakanlıklara komisyonlar atayarak ve tüm devlet idaresini üstlenerek yepyeni bir hükümet, bir işçi hükümeti olarak yükseliyordu.

Ancak Paris iki taraftan da sarılmış durumdaydı. Prusya’nın uzun menzilli topları Paris’e doğru çevrilmişti. Öte yanda ise, Versailles’a kaçan burjuva hükümet vardı. Şimdi Avrupa burjuvazisi için esas mesele Fransa-Almanya savaşı olmaktan çıkmış, işçi sınıfıyla kendisi arasındaki sınıf savaşına dönüşmüştü. Devrimin önce Fransa’ya ve bilahare Avrupa’ya yayılması Avrupa burjuvazisinin pekâlâ sonunu getirebilirdi. Avrupa’nın burjuva gazeteleri Komüne kin kusuyor, küfür ediyorlardı. Komün, kutsal özel mülkiyetin sonunu getiriyor diyerek vaveylayı koparıyorlardı. Tüm Avrupa burjuvazisi, elbette başta da Alman ve Fransız egemen sınıfları, Komün iktidarına karşı kenetleniyorlardı. 21 Mart’ta Versailles’daki meclis kürsüsüne çıkan Thiers, “Ne olursa olsun, Paris’e ordu göndermeyeceğim” diyordu. Oysa gerçek bambaşkaydı. Thiers’in elinde, Paris’e gönderebileceği bir ordusu yoktu. Fakat işçi Paris’in üzerine gönderecek bir orduyu toparladığında Thiers farklı konuşacaktı. Versailles’teki burjuva hükümet 10 Mayıs’ta Almanya ile barış anlaşması imzaladı ve esir düşen Bonaparte’ın orduları serbest bırakıldı. Thiers artık farklı konuşuyor, salyalar akıtarak “acımasız olacağım” diyordu.

21 Mayıs günü işçi Paris, tam 130 bin asker tarafından kuşatıldı. Buna karşın Komün’ün sadece 40 bin savaşçısı vardı ve ne yazık ki ne gerekli silahlara ne de gerekli bir askeri eğitime sahiptiler. Başlayan savaş ayın 28’ine kadar sürdü. Komünarlar inatla ve inanılmaz bir cesaretle direniyorlardı. Parisli kadın, erkek ve çocuklar barikat barikat savaşıyorlardı. Son barikat, Pere Lachaise’in mezarlığındaki mezar taşlarıydı; akşama doğru oradaki çatışma da son bulmuştu. Sekizinci günün sonunda Komünarlar yenildiler. Katliam korkunçtu. Barikatlarda binlerce direnişçi can vermişken, ele geçirilen 17 bin direnişçi günlerce süren kurşuna dizmeyle katledildiler. Direnişçileri tek tek öldürmekle başa çıkamayan burjuva ordusu, mitralyözler kurarak onları yüzerli gruplar halinde kurşuna dizmeye başlamıştı.

Paris sokakları parçalanmış ceset ve kanla kaplıydı. Cesetlerden boşalan kanla Seine nehri kızıla boyandı. Mitralyözlerle taranan direnişçilerin bedenleri –henüz ölmemiş olanlar da dahil– açılan toplu çukurlara atılarak ortadan kaldırıldı. Burjuvazi, modern tarihin ilk toplu katliamı ve mezarlığı üzerinde zafer sarhoşluğu yaşıyordu. 43 bin komünar tutsak alınarak mahzenlere ve zindanlara kapatılmıştı. Binlerce komünar Paris sokaklarında dolaştırılıyor, burjuva ahalinin önünden geçiriliyor ve onların aşağılamalarına maruz bırakılıyordu. Yargılama ve imha işlemleri 1874’e kadar sürdü. Bugün hâlâ kaç bin kişinin öldürüldüğü kesin olarak bilinmemekle birlikte, en az 30 bin komünarın katledildiği tahmin edilmektedir. Seçmen listesine kayıtlı 90 bin kişinin ortadan kaybolduğu dikkate alınırsa, katliamların ve sürgünlerin gerçek boyutu daha iyi kavranacaktır.

Komün önderlerinin hataları ve devrimci önderliğin önemi
Marx, daha 6 ve 12 Nisan 1871’de Liebknecht ve Kugelmann’a gönderdiği mektuplarda Komün önderlerinin çelişkili ve zikzaklı tutumlarını kıyasıya eleştiriyordu: “Merkez Komite ve daha sonra da Komün, o pis Thiers cücesine düşman güçleri toplama zamanı bıraktılar. Sanki Thiers Paris’i zorla silahsızlandırmaya çalışarak iç savaşı daha önce başlatmamış gibi, iç savaşı başlatmadılar. İktidarı zorla ele geçirmiş olmakla suçlanmamak için, gericiliğin Paris’teki yenilgisinden hemen sonra Versailles üzerine yürüyecek yerde, örgütlenmesi vb. daha da zaman isteyen Komünü seçmekle, değerli bir zaman yitirdiler. Merkez Komite, yerini Komüne vermek için görevlerini çok çabuk bıraktı.” Gerçekten de, eğer Komün, kafası karışık devrimci önderlerden değil de, ne yaptığını bilen devrimci önderlerden müteşekkil olsaydı, kısa zamanda kitleleri harekete geçirebilir, Lyon ve Marsilya’da başlayan mücadeleyi de Paris’e bağlayabilir, Versailles’ın üzerine yürüyebilir ve tükenmiş burjuvaziyi darmadağın edebilirdi.

Bunun olanakları mevcuttu. Başlangıçta burjuva hükümetin ne ordusu ne de silahı vardı. Fakat Komün önderleri ne yapacaklarını, bir sonraki hedeflerinin ne olması gerektiğini bilmiyorlardı. Marx’ın da dikkat çektiği gibi, başta Merkez Komite olmak üzere Komün önderleri bir meşruiyet peşindeydiler. “Komün anayasal bir meclis değildir; o bir askeri konseydir. Tek amacı zafer; tek silahı güç; tek bir yasası, toplumsal kurtuluşun yasası olmalıdır” diyen Komün önderlerinden Milliere, Varlin ve Lissagaray gibileri ise azınlıktaydı. Komünün meşruiyet arayışı, onu, hiçbir hükmü kalmamış, zavallılaşmış ilçe belediye başkanlarıyla ve burjuva politikacılarla görüşmeye itti. Böylece sözüm ona yasal kurumlarla görüşerek Komün önderleri, ne kadar yasal olduklarını göstermeye çalışıyorlardı. Bu sözde yasal kurumlarla görüşme ve bunların Versailles ile Paris arasında arabuluculuk yapması Komüne sadece zaman kaybettiriyordu. Komün önderlerinin meşruiyet arayışı ve içine düştükleri “onur” titizliği öyle bir düzeye varmıştı ki, Komün, Fransız Merkez Bankasını elinde tutmasına rağmen, ne onu devletleştirmiş ne de gerekli ölçüde ondan yararlanmıştı. Bunu yapmadığı gibi, bu bankadan Versailles burjuva hükümetine büyük miktarlarda paralar vermişti. Bu paraları asker toplamak için kullanan Thiers, gerekli orduyu toplayınca Paris’in üzerine yürüdü ve yukarıda betimlediğimiz korkunç manzaralar yaşandı.

Komün, bizzat işçi-emekçi kitleler tarafından, onların mücadelesiyle oluşturulmuştu ve onun bu kitlelerin gözündeki meşruiyeti de buradan kaynaklanıyordu. Merkez Komite, yukarıda da vurguladığımız gibi, işçilerden müteşekkil Ulusal Muhafızın seçimleriyle işbaşına gelmişti. Komün, varlığıyla ve hayata geçirdiği kararlarla burjuva demokrasisinden binlerce kat daha demokratikti. Komünde eksik olan şey, meşruiyet ve demokrasi değil, kitlelere önderlik edecek devrimci parti ve hedefe kilitlenmiş devrimci önderlerdi. 1917’nin Rusya’sında güçlü bir merkezi önderlik, her alanda örgütlü, ne yapacağını bilen Bolşevik Parti olduğu için işçi sınıfı muzaffer oldu. 1871’in Paris’inde ise, böyle bir önderlik olmadığı için ve önderlerinin sayısız hatalarından ötürü işçi sınıfı ağır bir yenilgiye uğradı.

Komünün tarihsel önemi
Komün o dönemin Fransa’sında belediye anlamına geliyordu. Daha 1789’dan başlayarak emekçi kitleler, hemen her devrimde veya devrimci kalkışmada kent yönetimini elinde tutan belediyeleri ele geçirmiş ve kendilerinin doğrudan yönetime katıldığı komünler ilan etmişlerdir. Paris Komünü ise, devletten ziyade emekçi kitlelerin, beledi işlevlerin ötesinde, kendi kendilerini yönettiği öz-yönetim organları niteliği taşımaktadır. 4 Eylül 1870’te Paris, Lyon ve Marsilya başta olmak üzere pek çok kentte emekçi kitleler komün talebiyle ayağa kalktılar; Lyon ve Marsilya’da belediye yönetimini ele geçirerek komün ilan ettiler. Fakat bu kent komünleri ile Paris Komünü temelde birbirinden ayrılıyordu. Onların hiçbirisi belediyenin sınırları dışına çıkıp işçi sınıfının siyasal iktidar biçimine, yani proletarya diktatörlüğüne dönüşemediler. Ama Paris Komünü dönüştü ve zaten onu tarihsel kılan da budur.

Fransa’da İç Savaş adlı eserinde Marx, Komünü şöyle değerlendiriyordu: “Komünün gerçek sırrı şuydu: Komün esasen bir işçi sınıfı hükümeti, üreten sınıfın, gasp eden sınıfa karşı mücadelesinin ürünü, emeğin iktisadi kurtuluşunun gerçekleşmesini sağlayan nihayet keşfedilmiş siyasal biçim idi.” Bu işçi hükümeti, daha ilk günden başlayarak burjuva devlet aygıtına saldırdı. Engels’in de altını çizdiği gibi, siyasal iktidarı fetheden işçi sınıfı eski devlet makinesiyle yönetemezdi ve iktidarını kaybetmemek için derhal burjuva devlet aygıtını kırıp atmalı ve onun yerine kendi iktidar organlarını geçirmeliydi. Komün sürekli ordu ve polisi kaldırdı ve ordunun yerine silahlı işçi milisleri geçirildi. Tüm devlet görevlileri seçimle göreve gelecek, sorumlu olacak ve istendiği zaman geri çağrılabilecekti. Muazzam bir serveti elinde tutan Kilisenin mülkiyeti devletleştirildi. Din ile devlet işleri ayrılıyor, öğretim laikleştiriliyor, zorunlu ve parasız hale getiriliyordu.

Burjuva devlet makinesini kıran Komün, onun yerine kitlelerin yönetime katıldığı doğrudan demokrasi organlarını geçiriyordu. Komünün parlamenter bir sistem olmadığına, hem yürütmeci hem de yasamacı, hareketli bir örgüt olduğuna değinen Marx, Komünün hayata geçiremediği örgütlenme taslağına da dikkat çekti: “Komünün en küçük kırsal yerleşme merkezlerinin bile siyasal biçimi olması ve kırsal bölgelerde sürekli ordunun, hizmet süresi son derece kısa bir halk milisiyle değiştirilmesi gerektiği açıkça ortaya kondu. Her ilin kırsal komünleri, ortak işlerini ilin yönetim merkezindeki bir temsilciler meclisi aracıyla yönetecek ve bu il meclisleri de Paris’teki ulusal yetkililer kuruluna kendi temsilcilerini göndereceklerdi; temsilciler her an görevden geri alınabilecek ve seçmenlerinin emredici vekaletleriyle bağlı olacaklardı.”

Komün ve savaşa karşı tutum
Komün yalnızca işçi devletinin en temel ilkelerinin neler olması gerektiği hususunda değil, bugünün başlıca sorunlarından biri olan savaş karşısında tutum konusunda da proleter bir perspektif sunmaktadır bizlere. Fransa Prusya’ya savaş ilan etmeden günler önce Enternasyonal’in Fransız üyeleri yayınladıkları bildiride şöyle diyorlardı: “Bir kez daha Avrupa dengesi ve ulusal onur bahanesi ileri sürülerek, siyasal niyetler dünya barışını tehdit ediyor. Fransız, Alman ve İspanyol emekçileri, seslerimiz savaşa karşı bir kınama çığlığı içinde birleşsin!” Almanya işçilerinden ise şu cevap geliyordu: “Fransa işçilerinin bize uzattıkları kardeşçe eli sıkmakla mutluyuz. Uluslararası Emekçiler Derneğinin, bütün ülkelerin işçileri birleşin sloganına bağlı olarak bütün ülkelerin işçilerinin dostlarımız ve bütün ülkelerin despotlarının da düşmanlarımız olduklarını hiçbir zaman unutmayacağız!” Komün’ün sahiplendiği perspektif de bu enternasyonalist perspektif idi.

Bu perspektifle Komün, Paris’i işgal etmeye gelen Almanya’ya karşı Fransız burjuvazisinin peşinden gitmedi; tersine, Alman işgaline karşı mücadeleyi kapitalizme karşı mücadeleyle birleştirdi. 136 yıl önce hayata geçirilen bu proleter perspektif, Ortadoğu’yu cehenneme çeviren ve giderek yayılan emperyalist savaşa karşı nasıl bir tutum alınması gerektiğini de ortaya koymaktadır. Paris Komünü deneyimi, bugün ABD emperyalizminin işgali altındaki Irak işçi sınıfına da yol göstermektedir. Ulusal bağımsızlığını kazanmış egemen bir kapitalist devletin bir başka kapitalist güç tarafından işgal edilmesiyle “ulusal sorun”ların yeniden gündeme gelebileceğini hatırlatan Elif Çağlı, böyle bir durumda işçi sınıfının, burjuva devletin ihyasına ve restorasyonuna destek vermemesi gerektiğini belirtir. “Kapitalist ülkelerde ortaya çıkabilecek bu türden «ulusal sorun»lar karşısında komünistlerin görevi, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını tıpkı Paris Komünü örneğinde olduğu gibi savunmak, yani bu tür sorunların çözümünü doğrudan proleter devrime bağlamaktır.” (Kolonyalizmden Emperyalizme, Tarih Bilinci Yayınları.)

Iraklı komünistlerin ve işçi kitlelerinin önünde zorlu bir görev durmaktadır. Iraklı işçi emekçi kitleler elbetteki Amerikan emperyalizmine karşı mücadeleyi yükselteceklerdir; lakin bu mücadelenin hedefi eski burjuva Irak devletini ihya etmek olamaz. Komünist perspektif, bir taraftan ulusal duygularla ayağa kalkmış yığınların mücadelesini ABD emperyalizminin işgaline karşı örgütlemek, ama öte taraftan da bu mücadeleyle, işgalci Amerikan güçleriyle birlikte Irak kapitalist sınıfını da söküp atmak olmalıdır.

Paris Komününü, uluslararası bir komünist önderliğin olmadığı ve dünya sosyalist hareketinin pek çok sorunda bilinç bulanıklığı yaşadığı bir süreçte anıyoruz. Dünya komünist hareketinin ideolojik ve politik şekillenmesinde önemli bir yeri olan, mirasıyla 1917 Ekim Devrimine esin veren Paris Komünü, işçi sınıfına bugün de yol göstermeye devam ediyor. Daha baştan itibaren kendi bayrağını dünya cumhuriyetinin bayrağı ilan eden Komün, enternasyonalist bir karakter taşıyordu. Komünün başta gelen sloganı evrensel cumhuriyetti ve saflarında Rus, Alman, İtalyan ve pek çok ulustan devrimci çarpışarak can verdi. Marx’ın yakın dostları Leo Frankel, kadın Komünarların önderi Yelizveta Dimitriyeva ve barikatlarda can veren Komünün generali Jaroslaw Dombrowski bu ünlü yabancı Komün önderlerinden bazılarıydı.

Komün barikatlarındaki son kadın direnişçi kurşuna dizilirken, burjuvaziye meydan okurcasına gülüyordu. Çünkü ne kadar zalim olursa olsun burjuvazinin gücünün dünya işçi sınıfını yolundan döndürmeye yetmeyeceğini biliyordu. Ölüme giderken gülümseyen direnişçi kadın, yepyeni bir dünya uğruna öldüğünü de biliyordu. Komün yepyeni bir çağın habercisi, açlık ve sefaletin olmadığı, sınıfların ve sömürünün son bulduğu özgürlük dolu bir dünyanın başlangıcıydı. İşte bu unutulmaz eser için Marx şöyle yazacaktı: “İşçi Paris, Komün ile birlikte, yeni bir toplumun şanlı öncüsü olarak ebediyen yücelecektir. Şehitlerinin anısı, işçi sınıfının soylu yüreğinde yaşayacaktır. Cellâtlarınıysa tarih, daha şimdiden sonsuz bir teşhir direğine çiviledi ve rahiplerinin tüm duaları, onların günahlarını bağışlamaya yetmeyecektir.”

Kaynak: Marksist Tutum dergisi, No: 24, Mart 2007

7 Mart 2015 Cumartesi

Dünyayı kadınlar kurtaracak! Kadın mücadelesine selam olsun!

Kapitalizmin bugünkü gelişmişlik düzeyinde ev işleri ve çocuk bakımının toplumsal kurumlaşmalar yoluyla çözülmesinin tüm maddi - teknik koşulları olmasına rağmen, daha çok kâra ve özel mülkiyete dayalı niteliğinden dolayı bu olanaklı değildir. Tüm toplumsal zenginlikler özel mülk ve servet olarak bir avuç kapitalistin elinde toplandığı için, onu toplumun genel ihtiyaçları, dolayısıyla kadının sırtına yıkılan işlerin çözümü için kullanmak mümkün olmaz. Dolayısıyla sorunun köklü ve kalıcı çözümü toplumsal ilişkilerinin köklü bir dönüşümüyle, yani toplumsal bir devrimle olanaklıdır.

Bu gerçeklik elbette kadın sorununun çözümünün toplumsal devrim sonrasına ertelendiği anlamına gelmez. Mevcut düzen koşullarında, tüm diğer toplumsal sorunlarda olduğu gibi, kadının hakları ve özgürlüğü için yükseltilecek mücadele de büyük bir önem taşır. Kalıcı ve kesin çözüme ancak toplumsal bir devrimle ulaşılacağı bakışıyla, bu hedefe tabi bir biçimde tüm demokratik talepler uğruna kararlı bir mücadele verilmek durumundadır. Hakları ve özgürlükleri için mücadeleye atılan kadın, bu mücadeleler içinde gelişip özgürleşmenin yolunu açmakla kalmayacak, bu düzen sınırları içinde elde edeceği kazanımların sınırlarını da görme imkanını bulacaktır. Ve kadının bu mücadeleler içinde ileriye çıkması ve erkek işçi / emekçi kardeşleriyle ortak bir kavgaya yönelmesi, kadın / erkek eşitliğinin temellerinin bugünden atılmasını sağlayacaktır.
Dünyayı kadınlar kurtaracak!

5 Mart 2015 Perşembe

Hugo Chavez'i ölümünün ikinci yılında saygıyla anıyoruz

Chavez: Bugünkü mücadelemiz, devrimin ve Venezuela halkının tarihi mücadelesi adına her çeşit modern köleliği ortadan kaldırmaktadır; bu karanlık ve kurnaz bir köleliktir. Artık kırbaç, demir ve pranga ile değil, kapitalist sömürünün vahşi ve sapkın yapılarının, yabancılaşma, egemenlik, yabancılaştırma, baskı ve insan ilişkilerinin metalaştırılması gibi görünmez zincirleri ile uygulanan bir köleliktir.

Hakan Gülseven’den Akşam’ın manşetine sert tepki!

Akşam gazetesinin ‘Haziran Oyunları’ başlığıyla attığı asparagas manşete Birleşik Haziran Hareketi üyesi ve yazar Hakan Gülseven’den sert tepki geldi.

Akşam gazetesi 3 Mart Salı günü ‘Haziran Oyunları’ manşeti ile çıktı. Gazetenin manşetine yazar Hakan Gülseven sert tepki gösterdi. Birleşik Haziran Hareketi yönetiminde de yer alan Gülseven “Tetikçi AKŞAM’ı uyarıyorum!” başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Gülseven yazısında “İmzasız haberde diyor ki, “7 Haziran seçimleri öncesi kaos için Birleşik Haziran Hareketi üzerinden düğmeye basıldı. İlk hedef üniversiteler!”

İmzasını ortaya koyamayan o cevval ‘haberci’ kimse artık, ‘istihbarat raporları’na dayanarak derin güçlerin Birleşik Haziran Hareketi’ni kullanarak üniversitelerde ve genel olarak toplumda çatışma çıkarmak istediğini yazmış. Düğmeye basmışlar!” diye yazdı.

Gazete yönetimine tek tek seslenen Hakan Gülseven “Hepiniz sorumlusunuz” dedi. Gülseven yazısının tamamında şu ifadelere yer verdi;

Akşam Gazetesi manşetine bir haber koymuş bugün. Başlık: ‘HAZİRAN’ OYUNLARI…

İmzasız haberde diyor ki, “7 Haziran seçimleri öncesi kaos için Birleşik Haziran Hareketi üzerinden düğmeye basıldı. İlk hedef üniversiteler!”

İmzasını ortaya koyamayan o cevval ‘haberci’ kimse artık, ‘istihbarat raporları’na dayanarak derin güçlerin Birleşik Haziran Hareketi’ni kullanarak üniversitelerde ve genel olarak toplumda çatışma çıkarmak istediğini yazmış. Düğmeye basmışlar!

Hemen belirteyim, Birleşik Haziran Hareketi üzerinden ‘düğmeye basacak’ yiğit henüz dünyaya gelmedi. Biz her kararımızı meclislerimizde, bütün HAZİRANcıların katılımıyla alırız. Hedeflerimiz, mücadele anlayışımız ortadadır.

Öte taraftan, Akşam denen provokasyon yayını ve hizmet ettiği iktidar, Birleşik Haziran Hareketi’nden korkmakta pek haklı. Biz bu iktidarı halkın meşru eylemleriyle yıkacağımızı, diktatörü tahtından indireceğimizi açıkça ilan ediyoruz. Hiç kuşkusuz, bu provokasyon haberlerini yapanlarla da görülecek hesabımız olacak…

Birkaç lafım daha var, uzatmayacağım…

Doğu Perinçek’in yanında staj yaptıktan sonra iktidara yamanan ve Akşam Gazetesi’ni TMSF’den alıp bu aşağılık rejimin hizmetine sokan Ethem Sancak!.. Provokasyon işlerini iyi bilirsin sen! Lakin, her ne hesabın varsa, Birleşik Haziran Hareketi’nden uzak dur. Pisliğini bize bulaştırmaya kalkma. Hüsrana uğrarsın…

O gazete denen polis bülteninin genel yayın şeyi Murat Kelkitlioğlu!.. Yalan Koordinatörü Aydın Türkmen!.. Tetikçi Haber Müdürü Özkan Tamirak!..

İmza bile koyamadığınız bu provokasyon haberinden hepiniz sorumlusunuz!

Ve bu haberi yaptıran ‘sığ’ güçler! Hakikaten, ‘derin’ bile olamıyorsunuz!

Haber yazmaktan aciz tetikçilere vazife vermeyin. Rezil oluyorsunuz!

“İstihbarat birimlerine göre” ortalığı karıştıracakmışız, halkı olayların içine çekmek için MHP, CHP ve HDP gibi partilerden destek isteyecekmişiz!

Siz salak mısınız? Bu kadar saçma bir haber yazdırılır mı?

Bize operasyon mu çekmek niyetindesiniz?

Soytarılığın lüzumu yok. İşte karşınızda duruyoruz.

Ne yaparsanız yapın. Diz çöktüremezsiniz.

Ayaktayız!

Devrimin demirden adamı Josef Stalin'i, ölümünün 62. yılında saygıyla anıyoruz...

Bugün Şanlı Ekim Devrimi'nin önderlerinden Josef Stalin'in ölümünün 62. yıldönümü. Ekim Devrimi'ne önderlik eden Bolşevik Parti'nin Merkez Komite üyesi olan, Lenin’in ölümünün ardından da Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) liderliği yapan Stalin, yine sosyalizm özlemiyle anılıyor.

Devrimin 'çelik adamı'
Stalin, 21 Aralık 1879 yılında Gürcistan’ın Gori kasabasında yoksul bir ayakkabı tamircisinin oğlu olarak doğdu. 1888 yılında Gori’deki papaz okuluna başladı. 1894’te Ortodoks İlahiyat Okulu’na geçti. 15 yaşında devrimci mücadele içinde saf tutmaya başladı. 29 Mayıs 1899’da Marksist propaganda yaptığı gerekçesiyle okuldan atıldı. Okuldan atılan Stalin, artık tüm varlığıyla devrim mücadelesi içinde yer almaya başladı.

Tiflis’teki parti örgütünün en etkin üyelerinden biri halini aldı. Bu yıllarda bir çok kez tutuklandı. 1904 yılında Bakü işçileri grevine önderlik etti. 1905’te Finlandiya’da yapılan Tammersfots Konferansı’nda ilk kez Lenin ile tanıştı. Bolşevikler'in günlük gazetesi olan Pravda’da bir süre başyazarlık da yapan Stalin, emperyalist savaş döneminde Sibirya’da sürgünde kaldı.

Şubat Devrimi'yle birlikte Petrograd'a döndü ve Ekim Devrimi'ni örgütleyen liderlik kadrosu içinde yerini aldı. Ekim Devrimi sonrasında Milliyetler Komiserliği’nin yanı sıra İşçi-Köylü Denetim Komiserliği görevini yürüttü. 1921 Nisan’ında partinin 2. Kongresi’nde MK Sekreterliği’ne seçildi. Lenin’in ölümünden sonra Mayıs 1924’te Genel Sekreterlik görevine getirildi.

Devrimin çelikten adamı, ülkesinin başına geçtiği yıllarda tüm dünyada süren ağır ekonomik krize rağmen dimdik ayakta duran bir sembol haline geldi. II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda Almanlar SSCB’yi işgal ettiğinde, Stalin’in dehası ve önderlik gücü, dağılacağı söylenen Sovyetleri savaştan başı dimdik çıkarmayı başardı. Sovyet halkı Stalin önderliğinde gösterdiği fedakarlık ve kahramanlık örneği bir savaşla, tüm Avrupa’ya kan kusturan Hitler faşizmini bozguna uğratıp ezdi.

Stalin, devrimin demirden militanı ve fırtınalı suların usta kaptanı olarak devrim tarihimize geçti.

2 Mart 2015 Pazartesi

Melih Pekdemir yazdı: Kürtlerin kaderi…

Başlıktaki “üç nokta” işareti manidardır.

Öcalan’ın son çağrısı 2013 Mart ayındaki çağrı ölçeğinde büyük bir coşkuyla karşılanmadı. Elbette tarihe geçecek ama kesinlikle buruk ve temkinli bir tepkiyle değerlendirildi, özellikle Kürt siyasi hareketinde…

Rivayet muhtelif.

AKP “PKK silah bırakacak” diye tantanaya başladı. Akdoğan toplantı sonunda “Yeni anayasayı bir çok köklü ve kronik sorunun çözümüne önemli bir fırsat olarak görüyoruz” deyip anında meseleyi anayasaya bağladı. AKP için yeni anayasa eşittir başkanlık rejimi!

Oysa Öcalan açıklamasında PKK’yi bahar aylarında (yani Haziran seçimlerinden önce!) asgari müşterekin sağlandığı ilkelerde kongre toplayıp silah bıraktığını açıklamaya davet ediyordu.

PKK ise “asgari müşterekin sağlandığı ilkeleri”, açıklamadaki 10 madde olarak sıraladı. Bugüne dek Öcalan’ın açıklamalarını “emir” olarak kabul eden KCK bu sefer “niyet beyanı”  demekle yetindi. Mustafa Karasu, 10 başlığın gereği yapılırsa zaten silahlı mücadelenin anlamının kalmayacağını, ancak Kürt sorununun çözülmediği ortamda PKK’den silahlı mücadeleyi bırakma kararının çıkmayacağını ilan etti.

10 başlığın sonuncu maddesi “yeni anayasa” olduğundan ve mantıken seçimden önce yeni anayasa yapılmayacağından PKK’nin silah bırakması mümkün değil, belki sadece (ve yine!) “gündemde” kalacak.

Ama AKP’nin manevra alanı HDP’den daha geniş. Çünkü aslında beklendiği gibi bir “ortak açıklama” yapmamıştı. (Karasu da böyle diyordu.) HDP heyeti açıklama yaparken AKP heyeti dinledi ve açıklamayı destekleyen tek kelime söylemeden sadece temennilerde bulundu. Açıklamanın hemen ardından Erdoğan yine beylik laflarıyla saldırganlıktan geri kalmadı.

Ve fakat dün Pervin Buldan “İç güvenlik paketiyle ilgili bazı değişiklikler yapılacaktır” diye çok kesin ifadeler kullandı. Acaba bu konuda AKP ile bir uzlaşma mı sağlandı? Göreceğiz, ama hem cumhurbaşkanı hem başbakan bu paketin mutlaka geçeceğini ısrarla tekrarlayıp durmadılar mı?

Elbette AKP seçimlerinden önce “İşte PKK’yi de dize getirdik” propagandasına güvenebilir, ama Kürt siyasal hareketi buna (yine) alet olacak denli bir saflık sergileyemez.

Öyleyse şimdi en hayati soru şudur: HDP iç güvenlik paketini geri çektirerek ve bugüne kadar savunduklarının arkasında durarak, AKP’yi ve Erdoğan’ı başkanlık rejiminden vazgeçmeye ikna edebilecek mi?

Sonuç olarak, seçim öncesinde eldeki veriler, argümanlar Öcalan çağrısıyla bir anda değişmiş oldu.

Mesela HDP’ye ilişkin tercihlerin niteliği onun arkasına dizilerek barajı aşmasına katkıda bulunma boyutundan çıktı. Tercihlerde artık yeni anayasa ve dolayısıyla başkanlık rejimi belirleyici olacak.

Söylemeye gerek yok, bu köşede elbette yalnızca kendi düşüncelerimi dile getiriyorum ve şöyle düşünüyorum: HDP’nin arkasına dizilenler “yeni anayasa” muhtevasında sonuç itibarıyla Erdoğan ile Öcalan tarafından yapılan bir tercihe de oy vermiş sayılacak. Erdoğan malum. Öcalan ise Kürt siyasi hareketinin önderidir, ama “bizim” ona yüklediğimiz bir liderlik misyonu yok. Bu yüzden onun birçok düşüncesine katılmıyoruz ve yeri geldiğince itiraz da ediyoruz.

Kürt ulusunun kendi kaderini tayin “hakkını” kabul ederiz. Ama Kürt-Türk emekçilerini diktatöre teslim edecek bir “kadere” ortak olmayız.

HDP’nin işi hakikaten çok zor. Aşağıdan yukarıya, toplumun tüm kesimleriyle tartışarak (ve mesela “bizlerin” de görüşünü alarak) bir tercihte bulunamayacak. Çünkü bu yeni anayasa, müzakerelerin önemli bir başlığıdır ve müzakereyi sürdüren ise Öcalan’dır. HDP nihayetinde Öcalan ile Erdoğan arasındaki müzakere sürecinin gereklerini yerine getirecektir.

Müzakereler elbette yapılmalıdır. Kürtler kendi kaderlerini tayin etmelidir, bu onların söke söke aldıkları bir haktır. “Kürt barışı rafa kaldırılsın, müzakereden vazgeçilsin” demiyoruz. Ama elbette kaygılıyız: Faşizmin tahkim edildiği bir Türkiye’de Kürtlerin hak ve özgürlük talepleri nasıl gerçekleşecek?

Öte yandan, tanım gereği demokratik karar mekanizmalarına başvurulmayan 2 kişilik bir zirvede yapılan müzakerelere endeksli bir HDP’ye seçimde koşulsuz destek çağrısı yapanlar neyi kast ediyorlar? Kendilerinin söz hakkı olmadığı bir müzakereye koşulsuz “siyasi” destek mi, yoksa sırf HDP’den şu kadar milletvekili meclise girebilsin diye “aritmetik” bir destek mi?

Yapacağı tercih müzakerenin yürütücüsü Öcalan’a endeksli HDP’den farklı olarak, mesela HAZİRAN meclislerinin kararlarıyla hareket edebiliyor, doğrudan demokrasiyi esas alıyor. HAZİRAN’da Serok da yok, Reis de yok. Meclisler var. Meclisler, yukarıdaki soruya “Faşizmin tahkim edildiği bir Türkiye’de Kürtlerin de hak ve özgürlük taleplerinin gerçekleşmesi imkânsızdır,” cevabını veriyor.

Üstelik HAZİRAN, şimdi tepemizde yine bir “Abdi Ağa” varken, Yaşar Kemal’imizin bize emanet ettiği “eşkıyalık bayrağı” altında Kürt ve Türk “İnce Memet”leri çoğaltmaktır görevimiz, diyor.

BirGün