29 Mart 2015 Pazar

ON’lara sözümüz var: Sonsuza kadar…

BİZ SENİ SEVMEYİ TARİHİN YÜKSEKLERİNDEN ÖĞRENDİK
CESARETİN GÜNEŞİ ÖLÜMÜ KUŞATTIĞINDA!

30 Mart 1972’de ON’larımız katledildi.

ON’ların anısı kalbimizin parçaları, gözlerimizden fışkıran yaş, yaralarımızdan süzülen kandır. Onlar tarihimizin şiiri, umudumuz, namusumuz ve onurumuzdur.

Kızıldere, 60’lı yıllarda yükselen toplumsal uyanışın içinde gelişen başkaldırının en uç noktasıydı. Çıkılan yolda sonuna kadar gitme kararlılığı Kızıldere’nin sonrasına da kaynaklık ederek bugüne uzanacak bir gücü yaratabildi. O yüzden Kızıldere bugün de hale yeni başkaldırılara ilham vererek ilerlemeye devam eder.

Kucaklaşma
Kızıldere, bir yönüyle inandıkları için ölebilmenin, devrimci dayanışma ve arkadaşlığın manifestosunu yazan kahramanlarımızın bir öyküsüdür. E. Galeano, ‘dostluğa övgü’sünde Havana’nın dış mahallelerindekilerin dostlarına ‘memleketim’ anlamına gelen ‘miterra’ sözcüğüyle ya da ‘kanım’ anlamına gelen ‘mi sangre’ sözcüğüyle seslendiğini anlatır. Kızıldere ölümü göze alan yürüyüşte ‘memleketi ve kanı’ ile kucaklaşmanın güzelliğini taşır. Oligarşinin kanlı katliamlarına ve onlarca yıldır bitmeden sürdürülen saldırılara rağmen ayakta kalabilmeyi ve bugün daha büyük bir güçle geleceğe yürümeyi mümkün kılan Mahir ile Ulaş’ın –bir varlığın iki parçasıymışçasına- kucaklaşmasının güzelliğinden başka bir şey olmasa gerek.

Söz ve Eylem
M. Benasayag, çocukluk arkadaşı Che’nin nasıl bir mite dönüştüğünü hayret içerisinde anlatırken, Che’nin sahip olduğu tek şeyin ‘söz ve eylem bütünlüğü’ olduğunu söyler. Kızıldere, söz ve eylemin iç içe geçtiği bir manifestoydu. Bu, söylediğini yapma ve ötesinde hayatla teori arasında kurulan bağ ile hareketi hareket halinde kurmaya yönelen bir diyalektiktir. Kızıldere’nin devrimciliği, bugünün çok konuşulup az yapılan, az yürünüp çabuk bıkılan hayatı ve söz söyleme sanatına dönüştürülen siyaseti karşısında da bilinçli eyleme bir çağrıdır.

Kopuş
Devrimci hareketin Kızıldere’ye uzanan devrimci yolculuğu, 60’lı yıllarda gelişen toplumsal uyanış dalgasının parçası olarak ve sol içindeki sağ akımlarla hesaplaşma içerisinde şekillenerek gelişti. Köylerde, fabrikalarda, üniversitelerde ülke tarihinin gördüğü en büyük kalkışma yaşanırken, hızla akan bu hayatın düzen içi kanallarda pasifize edilmesi ya da düzen içi güçlerin arkasına dizilmesi çabaları karşısında devrimci hareket Mahir Çayan’ın teorik ve pratik önderliğinde -emekçi halk sınıflarını işçi sınıfının ideolojik önderliğinde özneleştiren- bir kopuşla birlikte doğarak, sonrasındaki devrimci harekete de kaynaklık etti. 71 devrimciliği bu kopuşun bir ifadesi olarak, düzenin tüm güçlerine karşı açık ve yekten ilk büyük meydan okumaydı.

Özgünlük  
Devrimci hareket, kendi gelişim seyri içerisinde o güne kadar oluşturulmuş olan şablonlar içerisinden düşünmeyi bir kenara bırakarak somut durumun somut tahlilini Marksizm’in ve Leninizm’in ışığında kendi süzgecinden geçirerek özgün bir teorik çerçeve oluşturabildi, yani aklını ortaya koydu. Bu da hayatı ‘teoriye ya da daha doğrusu şablona’ uydurmak için eğip büken siyaset anlayışı karşısında hayatın dinamizmi ve hareketi içinde teoriye yaratıcı bir tarzda yeniden inşa eden bir devrimci siyaset geleneğini işaret eder. Melih Pekdemir, Devrimci Yol’a ilişkin bir anlatımında bu özgünlüğü şöyle dile getirir; “ODTÜ’deki gençlik mücadelesinde ‘doğal önderi’ konumundaki iki genç tarafından 1975 başında ‘ODTÜ-DER kurulurken’ adıyla bir gençlik bildirgesi kaleme alınmıştır. Emperyalizm tahlilleri, elbette Lenin ve Mahir Çayan görüşleri doğrultusunda titizlikle hazırlanmıştır. 25 bin adet basılan broşür, kısa sürede bütün Türkiye’de dağıtılmıştır. Bu sıralar cezaevinden tahliye olan bir THKP-C davası sanığına da bu broşür sunulmuştur. THKP-C sanığı, broşürü okuduktan sonra, bazı konularda eleştirmiştir. Bunun üzerine broşürü kaleme alan iki genç ikna olmuş ama şunu da sormadan edememiştir: ‘Peki bu söylediklerini Lenin hangi kitabında yazmıştı?’ THKP-C sanığı şöyle cevap vermiştir: ‘Hiçbir yerde yazmamıştı, çünkü bunlar benim görüşlerim’.

Kitlesellik
Devrimci hareket, yaygın yanlış bir yaklaşımla 12 Mart sonrasında silahlı mücadeleye başlamak zorunda kaldığı dönemdeki eylem ve pratiklerinden ibaret olarak algılanır. Oysa, THKP-C hareketinin gelişim süreci toplumsal mücadeleler içerisinde şekillenmiş, DEV-GENÇ devrimci hareketin kitlesel ve militan bir gençlik örgütü olmuştur. Köylerde, fabrikalarda, aydınlar arasında yana toplumsal mücadelenin her alanında ortaya çıkan enerjinin içerisinde bir cephe örgütlenmesi yaratmaya yönelen devrimci hareket, 12 Mart dönemine doğru yaklaşılırken sınıf mücadelesinin o günkü gelişmeleri karşısında, silahlı mücadeleyi başlatma kararı aldı. O yüzden THKP-C hareketini yalnızca 12 Mart sonrasındaki silahlı mücadele ile anlamak onun ‘fokucu’ siyasetlerden ayıran temel özelliklerini görmezden gelen eksik ve yanlış bir değerlendirme olacaktır.

İrade
Devrimi erteleyen, tarihin kendi akışını içerisindeki doğal bir sonucu olarak gören evrimci anlayışlar karşısında devrimci hareket, iradenin değiştirici dönüştürücü gücünü tarihin ortaya yerine koydu. Mahir Çayan, bunu şöyle ifade etti, “Bütün ideolojik ayrılıkların temeli devrim isteyip istememeye değil, -çünkü sosyalist geçinen herkesin sübjektif niyeti genellikle devrimin olması doğrultusundadır- devrim yapmak için yola çıkmaya, savaşmaya cesaret edip edememeye dayanır. İşte bu yüzden devrim için savaşmayana sosyalist denmez”. Bu irade aynı zamanda bir inat ve sabırdı. Bu muhteşem tarih mücadelenin sonuçlarını ilk elden alamadığında bıkmayan, ‘iğneyle kuyu kazma’ inadı ve sabrı ile ‘zafer artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar tırnakla sökülüp koparılacaktır' cüretinin birliğinden doğmuştu.

Fikri Miras
Ülkenin somut koşullarının analizine dayanan Mahir Çayan’ın teorisi pek çok yönüyle bugün için de bir tartışma zemini oluşturmayı sürdürür. Bütün yönleriyle bu yazıda ele alınması imkânsız olan teorik mirasın en önemli noktalardan birisi emperyalizmin ‘içsel bir olgu’ haline geldiği tespitiydi. Mahir Çayan, ikinci paylaşım savaşının ardından ABD hegemonyasında şekillenen emperyalizmin yeni sömürgecilik politikaları doğrultusunda açık işgallerin yerini -ekonomik bağımlılık temelinde gelişen- gizli işgallerin aldığı ifade ederek, içerisi dışarısı ayrımını ortadan kaldırır. Bu yönüyle, emperyalizme karşı mücadeleyi oligarşiye karşı mücadeleden ayırmayan bağımlılık ilişkisini ‘iç ve dış dinamiklerin birlikteliği’ üzerinden analiz eder. Bugün de her ne kadar burjuva liberalleri emperyalizmin sonunun ilanı eşliğinde emperyalist sömürü politikalarına eklemlenirken ya da emperyalizmin ülke ve bölgemizdeki yeni saldırılarının doğrudan ya da dolaylı destekçisi haline gelirken ülkemizdeki bütün önemli gelişme ve dönüşümler bu bağımlılık ilişkisinin bir sonucu olarak yaşanmaya devam ediyor. Mahir Çayan, bağımlılık ilişkisi temelinde gelişen –çarpık- kapitalistleşme sürecinde biçimlenen devlet yapısını da ‘sömürge tipi faşizm’ olarak tanımlıyordu. Burjuvazinin öz birikimi ile yeterince gelişmediği ve uluslararası sermaye ile bütünleşerek işbirlikçi bir konum aldığı koşullarda devlet yapısı da - klasik anlamda burjuva demokrasi ya da faşizm olmayan- kısmi demokrasi ile faşist baskının bir arada bulunduğu bir özel bir biçim almıştır. Yine bu yaklaşım da bugünü anlamak için önemli bir zemin olarak önümüzde duruyor.

Ve Gelecek
Kızıldere’de bir dönemi sona eren devrimci hareket, 70’li yılların ikinci yarısıyla birlikte halkın bağrından kopup göğü dolduran yumruklu yıldızlarda yükseldi. Geçmişi bütün yönleriyle sahiplenme, saklama ve aşabilme arayışındaki mücadele alnımızın akı bir tarih yaratarak geleceğe de bir yol açabildi. Bugün geçmişi savunmak, irade, inat ve cüretle yürümek; geçmişi yeniden keşfederek aşma arayışı ile sahiplenerek bugünün devrimci mücadelesini geliştirme sorumluluğu ile geleceği savunmaktır. Ve bu anlayışla bir umut ışığı dahi bırakmayan bugünkü karanlığın karşısına kararlılıkla dikilerek, devrimci kurucu bir irade ile bağımsızlık, devrim ve sosyalizm mücadelesinde ülkemizi yeniden kurmaktır…

ON’lara sözümüz var, sonsuza kadar…

Önder İşleyen

Hiç yorum yok: